« Önceki | Sonraki »

29/1/2009

Bakırköy Belediyesinde Beş Sene

Bakırköy Belediyesinde Beş Sene

 

Bu satırların yazarı kardeşiniz gibi memleketi neresi olursa olsun doğma büyüme İstanbul çocuğu olunca semt olgusu bir şeyler ifade edecektir yüreğinizde. Bazı semtler özeldir İstanbul insanı için. Oraları tarihin dokusuyla yoğrulmuştur. Ülke talihinde ses getiren olayların ya da kişilerin izleri vardır parke taşlı dar yollarında, nefesleri kesen dik yokuşlarında. Bir ayrıma tabi tutmak değildir İstanbul’da yaşayanları. Gayem yaşadığım beldenin sıkıntılarını dillendirmek.

 

Kim ne derse desin bazı beldelerimiz diğerlerinden farklıdır özeldir yani. Kadıköy, Üsküdar, Fatih, Beyoğlu hatta bazı mahallelerimiz bile ilçeleri geçmiştir. Şehzadebaşı ya da Yavuz Selim Fatih’ten şöhretlidir. Mahmut Paşa ya da Sultanhamam Eminönü’nden daha gözdedir. Ben fakirin çocukluğu ve gençliğini geçirdiği Bakırköy’ü de İstanbul’un seçkin semtlerindendir.

 

90 lı senelere gelinceye değin İstanbul içinde bir şehir gibiydi ilçemiz. ANAP belediyecilik anlayışı partinin yıldızı sönmeye başladıkça kırpıp kırpıp yeni ilçeler çıkardılar Bakırköy’ünden. Bir zamanlar bize bağlı köyler olan Güngören, Esenler, Bağcılar, Bahçelievler Bakırköy’den daha büyük yapıda ilçeler oldular.Zaman içerisinde İstanbul’un yaşadığı yoğun nüfuz artışıyla bu gelişmeler kaçınılmazdı. Bana acı gelen ise Bakırköy’ün parçalanıp da küçülmesi değil. Merkezde kalan Bakırköy Belediyesi’nin hiçbir vakit belediyecilikte ehil ellere kalmaması oldu.

 

Yerel yönetimlerde esen Refah Partisi rüzgarıyla bizden ayrılan ilçeler bize fark atarak geliştiler. Son yerel seçimlerde hali hazırdaki hükümet partisinin yönetiminde kalan bu ilçeler, ilçe sakinlerinin her türlü şikayetlerine rağmen büyük gelişmeler sergilediler. Ve biz Bakırköy olarak yine garip kaldık.

 

Yazının amacı asla AK Parti sözcülüğü yapmak değildir. Bu satırları kaleme alan kardeşinizin de hükümetten bizar olduğu mevzular vardır. Ancak yaşadığımız beş senelik CHP belediyeciliğinde abartısız söyleyeceğim ki, hiçbir hizmet almadık. Bakırköy’ün binbir hatıralarla dolu tarihine yakışmayacak bir yönetim ile beş sene geçti. Belediye Başkanı olan zatı bile sokaklarımızda parklarımızda bizimle beraber görmedik.

 

Bakırköy sınırları içerisinde yapılan ufak tefek belediye hizmetleri vardır ki, bunlar da Büyükşehir Belediyesince gerçekleştirildi. Kartaltepe mahallesindeki Millet parkı yenilemesi, Meydan düzenlemesi ilk etapta aklıma gelen Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmaları. Bunları Bakırköylü belediyecilere dillendirdiğimiz vakit ise sadece bahaneler dinlemekteyiz. İlk söyledikleri Veli Efendi Hipodromunun gelirlerinin kesildiği oluyor. Beklide haklıdırlar. Şu var ki, hizmet etmek istenince ediliyor. Yerel yönetimler 90 lı yıllarda Refah Partisi’ne geçtikten sonraki süreçte mevcut hükümetler her türlü zorlukları çıkarsalar da bu beldelerin yöneticileri taktire şayan hizmetlere imza attılar.

 

Bakırköy Belediyesi’nin belediyecilik anlayışı havanda su dövmekten ibaret ne yazık. Beş sene boyunca her vesileyle Atatürk istismarı yaptılar, her vesileyle etrafa Atatürkçü söylemler ihtiva eden pankartlar astılar. Bir de “BAKKART” diye şişiniyorlar ki, bu uygulama eski yönetimlerde başlamış ve devam ede gelmektedir. Bakırköy’ün tarihi dokusu hızla kaybolmaktadır. ANAP  devrinde Dr. Naci Ekşi ile başlayan “modernleşme” adlı yıkım çalışmaları eski Bakırköyü yok etmiştir ne yazık ki. Elimizde kalan az sayıdaki tarihi ahşap ve kâgir binalar ise kaderine terk edilmiştir. Bu binaların yenilenmesi ve kültür hayatımıza kazandırılmasını gönül arzu ediyor. Belediye bunlarla ve diğer sorunlarımızla uğraşmak yerine Mondros, Lozan, 29 Ekim vb. vesilelerle ha bire pankartlar asmakta ve Kemalist ideolojinin çığırtkanlığını yapmaktadır.

 

Çevremizdeki ilçeler her geçen gün biraz daha güzelleşirken, geniş yürüyüş yollarına, oyun ve spor alanlarına kavuşurken Bakırköylü insanlar bilcümle belediyecilik hizmetlerinden mahrum kalmaktadır. Tamamen ideolojik düşüncelerle CHP’ne oy verenler ve nedir kimdir bilemediğimiz Ateş Ünal Erzen’i o koltuğa oturtanlar kendilerinin değil Bakırköy’ün geleceğini karartmaktadırlar.

 

Belediyecilik kaldırım yapmaktan, çöp toplamaktan ibaret değildir. Yaşanan beş sene zarfında bir kültür merkezi yapıldı, onu da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yenimahalle’ye yaptı. Cem Karaca Kültür Merkezi ve beraberinde yapılan kat oto parkı Bakırköy Belediyesinin Bakırköylerden esirgediği bir hizmet değil midir? Yenisinden vazgeçelim eldeki mevcut Bakırköy Kültür Merkezi binası da satılıp elden çıkartılmıştır. Elde edilen gelir nereye harcandı bilen varsa yazsın.

                         

Yeni bir yerel seçim yaklaşmakta. Bakırköylü hemşerilerimden istirham ediyorum ki, oylarını kullanırken parti taassubuna, ideolojik saplantılara kapılmasınlar. İnanın Bakırköy çok daha iyilerine laiktir. Bakırköy’de yaşayanlarda diğer komşu belediyelerdeki kardeşlerimiz gibi en güzel hizmetleri hak etmiyor muyuz?

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

29/1/2009

Nehcul Belaga

Aziz Kardeşim,
Allah'ın selamı üzerinize olsun. Duanız ve iltifatkarane ifadeleriniz için teşekkür ederim. Allah razı olsun.
Öncelikle Nehcü'l Belağa'da yer alan ifadelerin Hz. Ali'ye aidiyeti hususundaki görüşümü şöyle arz edeyim: Kitapta yer alan hutbe, hitabe, mektup ve veciz sözlerin özü itibariyle Hz. Ali'ye ait olduğuna inanıyorum. Ancak kitaptaki sözlü ifadeler yazılı hale gelinceye kadar hadislerdekine benzer, hatta belki bazı hitabelerde biraz daha fazla değişiklikler meydana gelmiş olabileceği kanaatindeyim. Bununla birlikte bu durum kitabın kıymetini azlatmaz. Önemli bir kaynak olduğunu, müslümanların kitapta anlatılan ihlas, iman, masivayı terk, fedakarlık, diğerkamlık gibi ilkeleri öne çıkaran bir İslam anlayışına ihtiyaçları olduğu muhakkaktır. Bu, sadece Sünni kardeşlerimiz için değil, ehl-i beyt muhabbetini önceleyen Alevi kardeşlerimiz için de gereklidir.
Bildiğiniz gibi İslam dünyasındaki ihtilafların kökeni Hz. Peygamber döneminden sonraki yıllara kadar dayanıyor. Ortaya çıkan ihtilaflarda ümmetin mezhep dediğimiz bazı gruplara bölünmesi kaçınılmaz olmuştur. Ancak farklı ekollerin birbirlerini anlamaya çalışmaları ve daha da önemlisi birbirlerine tahammül etmeleri gerekirken genel bir tahammülsüzlük olduğunu da müşahade ediyoruz.
Sünni mezheplerin doğuş sürecini dikkate aldığımızda ümmetin ana gövdesi üzerinde oturan bu mezhebin sivri gördüğü düşünceleri törpüleme gibi bir misyonla geliştiği anlaşılmaktadır. Bu durum da Şia ve Haricilik gibi dini-siyasi ve Mutezile, Cebriyye, Mücessime gibi itikadi mezheplerin görüşerinin ve iddialarının ehl-i sünnet anlayışının şekillenmesi üzerinde önemli etkileri olmuştur.
Ehl-i beyte saygıyı Sünniler de önemserler; ancak mezheplerin ehl-i beyt kavramına yükledikleri anlam arasında önemli farklılıklar olduğu da unutulmamalıdır. Örneğin İmamiyye mezhebine mensup olan kardeşlerimizin 12 imama ittiba hususunda sahip oldukları görüşleri Sünni kardeşlerimizden beklemek yanlış olur.
Önemli olan farklı görüşlere tahammül etmek ve onları anlamaya çalışmaktır.
Ben şahsen aklı başında bir Sünni'nin Şii bir kardeşimizi tekfir edebileceği kanaatinde değilim. Görüşlerini beğenmeyebilir. Bidat ehli diyebilir. Ama tekfir edemez. Aklı başında Şiilerin de benzer bir yaklaşım içinde olmaları gerektiği kanaatindeyim. Müslümanların görevi kıble ehli insanları tekfir etmek değil kucaklamak olmalıdır.
Ümmeti bugünkü zilletin içine düşüren bu aymazlıktan başka nedir ki?
Yazdığınız hususlarde çok şeyler söylemek mümkün. Bu kadarını kabul buyurun.
Ehl-i Sünnetin ehl-i beyt kavramına ve Hz. Ali'ye yaklaşımını "Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, Beyan Yayınları, İstanbul 2007" adlı kitabımda incelemeye çalışmıştım.
Duacı olmanız temennisiyle Allah'a emanet olun.
 
Kardeşiniz Adnan


27 Ocak 2009 Salı 18:30 tarihinde Bilal Atış <kufeemiri@gmail.com> yazdı:

Selamun aleykum;
Muhterem Efendim,
Beyan yayınlarından neşrolunan İmam Ali as. ın sözlerini ihtiva eden "Nehcul Belaga" tercümenizi okuyor ve âli vechile istifade ediyorum. Çalışmanızdan ötürü Mevla razı olsun efendim.
 
Vaktinizi almadan meramıma geçeceğim. Aklıma takılan ve beni düşüncelere sevk eden şu ki, eseri sahih kabul eder ve her beyanın İmam Ali as. dan naklolunduğunu söylersek ki, eserin girişinde benzer ifadeler vardır, eser Ehlibeyt mektebinin söylemlerini kuvvetlendirir niteliktedir. Ayriyeten de kitap dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarını vermekte ve meşakkatli yollara delillik etmektedir. Konuya dönersek, ehlibeyt mektebi, isnaaşeriye, anlayışı Nehcul Belaga'da buram buram hissediliyor. İmam Ali'nin ağzından Sıffin, Cemel vb. dertler izahını buluyor.
 
Muhterem efendim, hal böyle iken nelere istinaden Sunni cemaatler Ehlibeyt ekolünü bidat ile hatta tekfirle isnat ediyorlar. Neden sahabeye gösterdikleri son derece hassas ihtimamı ehlibeyt'e göstermiyorlar ve imamları nesillerden gizliyor ve yeri gelende öylece geçiştiriyorlar. Sunni kardeşlerin üzerinde durdukları sahabenin bazılarının ki, arlarında aşarai mübeşşereden isimler de varken İmam Ali Efendimize ettikleri zulme tarih de şahittir. Ve eserde İmam Ali as. beyanlarıyla durum ortaya konmaktadır.
 
Meğer ki, İmam Ali as. yalancı ola, böyle bir şey mümkün değildir, Sunni cemaatlerin içinde durdukları taassubun sebebi ne ola?
 
Vakitlerinizi aldığım için affedin efendim. Kısa da olsa bir cevap yazarsanız memnun olurum.
Biemanillah…
Kardeşiniz                                                                                                      27/01/09
Bilal Atış                                                                                                        İstanbul
 
kufeemiri@gmail.com

25/1/2009

Gazze’nin Gölgesinde Hafta Sonu

Gazze’nin Gölgesinde Hafta Sonu

 

Yoğun bir haftanın ardından cumartesiyi de bitirmek üzereyim. Haftanın yoğunluğu işlerin hareketinden değil. İktisadi durgunluk bir şekilde her yerde etkili. Yirmi günü aşan Gazze günleri an be an yüreğimi dağlıyor. Elimden geleni yapsam da yine de yeteli gelmiyor. Radyo akşama kadar gelişmeleri veriyor. Sağolsunlar Lalegül fm duyarlılığından taviz vermeden yayınına devam etmekte. Acımız da öfkemiz de diri.

 

Bu hafta sonum Gazze gölgesinde geçti. Allah müsade ettiği müddetçe yardımda ve faaliyette bulunuyorum. Ama yeterli değil. Çünkü orada insanlar ölüyor, ben burada Gazze için üşüyorum, bağrıp çağrıyorum, dua ediyorum, uykusuz kalıyorum. Ama yeterli değil. İstanbul’dan ne yapsam da yeterli değil. Allah amellerimizi kabul eylesin. Gazze öldükçe İstanbul diriliyor, tüm bir coğrafya diriliyor. Allah’ım bizleri Gazze’de toprağa düşen şehitlerin ahlarından muhafaza eyle, bizleri Gazzeli şehit bebeklerin şefahatine nail eyle. Amin.

 

İlk durak Güneşli

Saat sekizde Bakırköy’ünden hareketle Güneşli’ye yöneliyorum. Hedef Evren Mahallesi İmam Zeynelabidin Camii. Ehlibeyt mektebine mensup kardeşlerimizin kendi alın terlerinden ortaya koydukları bir mescit. Halen inşaat halinde. Aynı zamanda da Allulbayt yayınlarının da İstanbul merkezi. Caminin imamı olan Zeynelabidin Bey, Allah kendisinden razı olsun, cumartesileri yatsı namazından sonra cemaate aydınlatıcı sohbetlerde bulunuyor. Bu sohbetlerden senelerdir haberim olsa da nasip olup gidememiştim. Bu hafta üçüncü iştirakim. Burası bir ilim deryası, senelerdir okuyup öğrendiğim İslamdan bambaşka bir İslam var burada. Buram buram Efendimizin ve Ehlibeyti’nin mübarek kokuları sinmiş her bir kelimeye. Her bir ifadede yepyeni ufuklara gidiyor insan.

 

Düzenli olarak kitaplardan ve internet ortamından mektebin derinliğini, benim için yenilik diyebileceğim değerlerini öğrenmeye hazmetmeye gayret etsem de, sohbet bambaşka. Bizzat Ehlibeyt mektebinin içerisinde doğup yetişen alimleri dinlemek bir başka faydalı oluyor. Efendimizin sav buyurdukları gibi, din nasihattır. Ehlinden dinlemek çok güzel oluyor. Mescidte geçirdiğim iki saatin nasıl akıp gittiğini anlamadım. Cemaat içerisinde Hanefi kökenden gelen tek kişi ben olduğum için diğerlerine sıradan gelen mevzular benim için bambaşka değerli oluyor. Belki sorularımdan kardeşlerim sıkılsalar da ben anlatılanları heyecanla dinliyorum.

 

Bakırköyde yaşıyor bu satırları yazan fakir. Genelde dini sohbetlerin zayıf olduğu ve olanlarında Hanefi İslam anlayışı çerçevesinde olduğu bir toplumda akvaryumdaki balık gibi yaşıyorum. Bir vesileyle Ehlibeyt ekolünün etkinliklerine katılınca kendimi deryada hissediyorum. Bu sohbetlerden, konferanslardan bir kelime bile alınca hazine bulmuş gibi oluyorum. Cumartesi akşamlarını iple çekiyorum. İnşaallah yaz aylarına erişince vakit daha bir geniş olacak.

 

Başakşehir

 

İstanbul’un yeni parlayan yıldızı Başakşehir nüfus olarak da islami hassasiyetin yüksek olduğu bir yer. 19 Ocak tarihinde 4. Etap’da Gazze yararına bir kermes düzenlenecek. Ben fakirde imkanlar ölçüsünde buraya bir katkım olsun istedim. Kermesi düzenleyen arkadaşlardan bir ahbabımla irtibata geçerek, karıncanın İbrahim as. Peygambere bir damla su mesabesindeki bir katkımı vermek istedim. Güneşli’deki sohbetten ayrılınca istikametimiz Başakşehir oldu. Saat 23.. raddelerinde emanetimi teslim ettim elhamdülillah. Gönül daha fazlasını yapmak istiyor ama imkanlar bununla sınırlı. Sağolsunlar Başakşehir bu konularda duyarlı. Bakırköy’de Gazze yok. Birkaç minibüsçü kardeşimizin aracına astıkları bayrak ve flamalar var. İşyerine on beş gündür bayrak asıyorum. Filistin bayrağı. Ne faydası olacak diyorlar. Olacak efendim olacak. Umuttutmayacak Filistin davasını, gören gözlere hatırlatacak. Dertli yüreklere su serpecek ve önemsemeyenlerin gözüne takılacak Filistin bayrağı.

 

Malkom X’in di sanırım; bir şiir yaz, bir taş at, bir slogan at diyordu. Bir bayrak astım bende. Yüreğime asılı Filistin, alameti de camda süzülüyor ve her an canlı tutuyor öfkemi. Canlı öfkemi daha da canlandırmak için hedef Levent. Başakşehir’deki işlerimi bitirince Konsolosluk kuşatmasına katılmak için Levent’e yöneliyorum. Cebheye giden mücahit havasındayım. O da nasip olur inşaalah. Allah sıcak yatağımda almasın canımı.

 

İstanbul’un Gazzesi; Levent

Allah bu şehrin müslümanlarından razı olsun. Gazze’deki katliam başladığından beri hiçbir çağrı olmadan İstanbullu müminler akın akın levent’e geliyorlar. Ellerinde bayraklar, atkılar, flamalar, Filistin’i çağrıştıran neleri varsa kuşanıp geliyorlar. Medya bu eylemi yokmuş gibi gösterse de bölgenin konumu itibariyle İstanbullu haberdar oluyor. İstanbul’daki siyonistleri ablukaya alıyoruz. Herkez havanın olumsuz koşullarına ve gecenin ilerleyen saatlerine aldırış etmeden konsolosluk önünde toplanıyor. Hep bir ağızdan tekbirler, sloganlar söyleniyor. Burası bir panayır gibi. Hayır için Gazze ile dayanışma için tertiplenen bir panayır. Geceler bizim, Rabbim Allah diyen insanlar da İstanbul gecelerine damgasını vuruyor.

 

Ben kendimi bildiğimden beri her renkten, her anlayıştan müslüman buradaki gibi içiçe geçmemiştik. Her partiden, her düşünce ve cemaatten kardeşlerimiz burada. Ve TKP li arkadaşlarımız da aynı acılar ve sorumluluk hisleriyle buradalar. Olaylar başladığından beri insanlık nöbeti tutuyorlar. Onlar da bizimle beraber üşüyorlar. Allahım ne olur bu arkadaşlara ölmeden hidayet nasip eyle. Hep söylüyorum. Gazze değildir imtihandan geçen, tüm bir islam ümmeti imtihandan geçiyor. Gazzeliler şehit düştükçe bizlerin kalpleri diriliyor biznillah.

 

Sinevizyonda El-Kassam mücahitlerini gösteriyorlar ortamda hareketli bir Arabça melodi. Müslümanlar da artık İstanbul gecelerinde. Hem de en göbeğindeyiz. Burası 4. levent. Binlerce insan var, onlarca düşünce takipçisi müslüman gurup var, müslümanlarla aynı ufuktan bakmayanlar var, sloganlar var, tepkiler var ama zerre kargaşa yok, zerre kavga yok. Ama insanlar küfre karşı, siyonistlere karşı öfke dolular. İmkan verseler konsolosluğun bulunduğu binayı yere indirebiliriz.

 

Abdurrahman Dilipak sözü alıyor ve son gelişmeleri özetliyor. Ortada bir ateşkes söylentisi var. Kaypak israil işlerin ters gittiğini görünce ateşkes söylentileri çıkarıyor. El-Kassam mücahitleri kök söktürüyor siyonist askerlere. 2006 senesinde Hizbullah, şimdi ise Hamas. Onlarca anlı şanlı(!) İslam ülkesinin yapamadıklarını bir avuç direnişçi mümin kalp yerine getiriyor ve İsrail devletine kök söktürüyor, Allahu ekber.

 

Saatler gecenin ikisini gösteriyor. Üşüyorum inceden inceden ama mutluyum. Allah rızası için üşüyorum. Kimseden bir beklentim yok, yanımda beni tanıyan kimse de yok. Meydan hafiften tenhalaşmaya başlasa da boşalmıyor büsbütün. Yavaş yavaş istikameti Bakırköy’e çeviriyorum. İlk defa gecenin bu saatinde dışarıdayım. Bu hafta sonu beni sıcak yatağımda tutmayan Allah’a hamd olsun. Ben yavaşça evime döneceğim. Levent’ten Bakırköy’e yürüsem de döneceğim. Ateşkes dediler. Ama Gazzeli kardeşlerimin, bacılarımın dönecekleri bir evleri yok artık. Nasıl olursa olsun başlarını sokacak bir damları yok onların. Gazzeli’nin evini başına yıkanın evini başına yık Allahım. Gazzeli anaların bağırını evlat acısıyla yakanları Sen de evlat acılarına göm Allahım. Müslüman kanıyla yoğrulmuş bu toprakları müslümansız bırakma Allahım.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

18/1/2009

Halife Ömer, Muaviye ve Gazze’deki Şehit Bebekler

Halife Ömer, Muaviye ve Gazze’deki Şehit Bebekler

 

İsrail Gazze’yi bombalamaya devam ediyor. Üç devletin hakkından altı günde gelmişlerdi oysa.1967 senesinde üç Arap devletini altı günde tepelemişti. Bu satırların kaleme alındığı tarih itibariyle on dokuz gün geride kaldı ama Gazze direniyor. Bebekler direniyor. Hanzala kanının son damlasına kadar direnecek.

 

Arap devletlerinin bir müşterek noktasını gördüm bu direnişte. Araplar ortak kararda birlik olamama noktasında birlikler. Çok güzel bölmüş bölen. Gazze katliamı bana çok şeyler düşündürdü. Ciğerim yandı. Yüreğim daraldı. Gazze’de bir şeyler yolunda gidene kadar iyi olamayacağım. Nasılsın diye soranlara iyiyim demeyeceğim. Gazze’de top sesleri durana kadar, yeniden sokaklarda çocuk sesleri duyulana kadar iyiyim demeyeceğim.

 

Gazze soykırımı bize çok şeyler kazandırıyor. Gazze’de her ölen canlı, bir müminin yüreğinin dirilmesine sebep oluyor. Her şehit bir lale oluyor yüreklerimizde .Ümmetin üzerine dökülen ölü toprakları Gazze’ye atılan bombalarla silkeleniyor. İsrail Gazze’yi öldürürken tüm bir ümmeti uyandırıyor farkına varmadan. Her şerde bir hayır murat etmiş Mevla. Keşke Gazze hiç yara almasaydı da biz Gazze’ye bombalar düşmeden uyandırsaydık içimizde uyuyan iman ateşini. Gazze’de bebekler şehit olmadan biz yüreklerimizdeki gafleti parçalayıp atabilseydik. Keşkelerin sonu gelmiyor ve İsrail saldırılarının da sonu geleceğe benzemiyor. Vadedilmiş topraklara erişinceye kadar. Bölgede bir tane Arap, Türk ve Kürt müslüman kalmayıncaya kadar.

 

Gördük ki, İsrail denilen işgal devletinin pek bir gücü yok. 2006 da Lübnan direnişi ile perişan oldu. şimdi ise Gazze’de yirmi gündür hedefine ulaşamıyor. Anladım ki, İsrail’in gücü Müslüman devletlerin parça parça olmasından kaynaklanıyor. Müslümanlar arasına sokulan ayrılık tohumları hep İsrail ve işbirlikçilerinin işine yarıyor. Ne zamandan beri; Sakife’den beri, Cemel’den beri, Muaviye’den beri. Kerbela’dan beri. Müslümanlar birbirine kılıç çektikleri ilk günden beri ayrılık facia getirdi ve bundan kazançlı çıkanlar hep İslam düşmanları oldu.Gizli ya da aşikar İslam’a diş bileyenler bu ayrılıkları hep körükledi. Aradan geçen on dört asırda bile bu ayrılıklara sebebiyet verenler değil de bu ayrılıkların sebeplerini inceleyenler sürekli eleştirildi, sürekli hakir görüldü hatta tekfir edildi. Ama Efendimiz sav. den hemen sonra ümmeti bölenler ise devamlı baş tacı yapıldı, el üstünde tutuldu.

 

Efendimiz sav.’in buyruğu üzere hareket edileydi ve Sakife’de daha alemlere rahmet olarak gelen O Nebinin naşı kalkmadan hilafet kavgasına gidilmeseydi bugün İsrail olamayacak bugün Gazze’de bebekler ölmeyecekti. İmam Ali yirmi beş sene sabır etti, sıkıntı çekti. Beş senelik hilafetinde de hep ümmetin birliği için Muaviye’nin kirli tezgahları ile uğraştı. Zamanın imamına biat etmeyen, zamanın imamına tabi olmayan zalimdir ve küfür üzere ölmüştür. İlk üç halifeyi mevzu etmesek de İmam Ali as. devrin imamı idiyse ve Efendimizin zevceleri, Talha ve Zübeyir ve Şam diyarının zalim valisi İmam Ali’ye biat etmedi ise ve dahi ettikleri biati bozdu ise  zalim olarak ölmediler mi?

 

Bugün İslam alemi param parça ise, bugün Berlin’de, Paris’te Moskova’da ezan sesleri yerine çan sesleri duyuluyorsa, bugün Anadolu’nun bereketli toprakları kardeş kanı ile sulanıyorsa, bugün Gazze’de, Çeçenistan’da,  Bağdat’ta, Felluce’de, Keşmir’de ve sayısız coğrafyada sadece rabbim Allah’tır dedikleri için insanlar ölüyorsa bunun vebali Sakife nin üzerindedir. Bunun vebali Şam’ın zalim sultanı Muaviye b. Ebu Süfyan’ın üzerinedir. Bu mevzular hep hassas gösterilmiş ve irdelenmesi yasaklanmıştır. Sebep olanlar baş tacı edilirken sebebini deşeleyenler tekfir edilmiştir. Allah resulünün buyruğuna riayet edilseydi ve son haclarının dönüşünde Gadiri Hum’da Cebrail as.ın getirdiği emir ile amcasının oğlu Ali b. Ebu  Talib’in imametine ve hilafetine rıza gösterilseydi bugün bambaşka bir İslam coğrafyası oluşacaktı. Sakife olmasaydı ayrılıklar olmayacaktı.

 

Bu sözlerime karşı çıkanlar olacaktır, rafizi diyenler, değişik ithamlarda bulunanlar olacaktır. Hepsine hakkım helaldir. Ama bir gerçek var ki, tarihte yapılan yanlışların üzerleri örtülünce izleri de örtülmüş olmuyor ne yazık ki. Bidayetinde müminlerin arasına ayrılık tohumları atanlar, Cemel ve Sıffin’e sebebiyet verenler, sahabelerin methiyesinden dem vurup da Allah Resulü’nün sav. en sevgilisi olan Ebuzer ra.’ı Rebeze çölünde ölüme mahkum edenler,  Efendimizin müezzini Bilal Habeşi ra.’ı diyar diyar dolaştıranlar, Ammar b. Yasin ra.’ı katleden bir fasık toplum diye tesmiye olanlar(1), Efendimizin ciğer paresini Kerbela çöllerinde şehit edenler bugün Gazze’de şehit düşen bebeklerimizden mesuldürler. Efendimizin vefatından hemen sonra Halife Ömer’in Sakife’de başlattığı engin adalet örneği(!) ve Aişe validemizin Cemel fitnesi(2) ve Muaviye’nin İmam Ali as.’a baş kaldırması bugüne kadar akıtılan tüm gözyaşlarının ve dökülen müslüman kanlarının sebebidir. Doğrudan bu hususlar gözükmese de ümmet arasında vaki olmuş her ayrılıkta bunların vebali bulunmaktadır.

 

Cemel harbi İslam coğrafyasının belli bir alanında yapılan, sonra da üzeri kapanan, müslümanların sıradan bir hatası değildir. Cemel harbi demek; Sıffin savaşı, Nehravan savaşı demek. Cemel demek Beni Ümeyye’nin iktidara gelmesi, Allah Resulü’nün hilafetinin krallığa dönüşmesi demek. Cemel harbi demek Kerbela ve Medine katliamları demek. Mezheplerin doğuşu ve İslam ümmeti arasında ilk kardeş kanının dökülmesi demektir.(3) İslam tarihinin en büyük fitnelerinden olan Cemel Filistin’in, Gazze’nin yiten evlatları demektir. 

 

Devir şimdi birlik ve beraberlik devridir. Geçmişten gelen ayrılıkları kaşımak değil analiz etmek ve ders almak zorundayız. Bu ayrılıklara sebep olanları değil sebepleri ortaya koyanları tekfir etmekten vazgeçmek zorundayız. Bugün Hamas el-Fetih arasındaki ihtilaf başta olmak üzere tüm ümmetin başını ağrıtan ihtilaflar ortadan kaldırılmalı ve ümmetin ileri gelenleri bu konuda ellerinden geleni esirgememelidir. Ümmetin arasında yaşayan her ihtilaf  İslam düşmanlarına yarayacaktır. 21. asırda her zamankinden daha fazla birliğe muhtacız.

 

Bilal Atış

 

1)      Allah Resulü bir hadisi şerifinde bu hususu önceden bildirmiştir.

2)      Efendimiz zevcesine bu fitneyi sağlığında haber vermişti. Bir kısım İslam alimleri, Aişe validemizi korumak adına; öyle yapmasaydı da Efendimizi yalancı mı çıkarsaydı gibi komik yaklaşımlarda bulunmaktadır.

3)      Allame Murtaza Askerî; Ceng-i Cemel, intizar yayınları

16/1/2009

Çağlayan Düşleri

Çağlayan Düşleri

 

Allah’a hamd olsun, soğuk ve yağışlı bir Pazar gününü evimde ailemle birlikte geçirmeyi nasip etmediği için. Az ötemizde Gazze’de üzerlerine bombalar düşen kardeşlerimizin kederine ortak olmak için Çağlayan Meydanındayım. Üzerime yağmur taneleri düşüyor. Beynimden çıkan öfke ateşini söndürmeye kifayet etmiyor yağmur taneleri. Yağmur altında sloganlar atılıyor. Elimde mazlum bir ulusun bayrağı var. Gururla sallıyorum. Acılarımı, öfkemi savuruyorum binlerce kardeşimle beraber Çağlayan Meydanına. Filistin bayrağıyla beraber gözyaşlarımı savuruyorum havaya, karışıyorlar yağmur damlalarına. Bütün meydan Filistin bayrağının renklerine bürünüyor, yağmur yağıyor üzerimize ıslanıyoruz. Bulunduğum yerde bacılar, kardeşler tek bir nefes tek bir ses; “Filistin bizim canımız, feda olsun kanımız”

 

Bir mitingi bile gölgelemeye çalışanlar geliyor aklıma. Kardeşlerimiz için bir “buradayız Gazze” mesajını gereksiz görenler var. İçimizdeler; müslümanlar(!) namazdalar(!) camideler(!), bir milyon değil on milyon kahrolsun dese İsrail kahrolmayacak diyorlar. Senelerdir bağırıp çağırıyoruz, ne oldu diyorlar. Aklıma geldikçe bu uyuyan müslümanlar daha bir hırsla bağırıyorum; “kahrolsun İsrail, kahrolsun İsrail”

 

Bizim bağırmamızla İsrail kahrolmuyor ama Çağlayan Gazze’ye umut oluyor, moral oluyor. Şeytan yine en mantıklı yollardan yaklaşıyor. “ Bu yağmurda gitsen ne olacak, sen gitmesen meydan boş mu kalacak?” şeytana inat Çağlayan’dayım, İsrail’e inat, içimizde barınan İsrailli işbirlikçilere inat, dostluk gurubu kurup ayeti kerimelerin hilafına yahudiyi dost tutanlara inat gittim.  Hesabını verememekten korktum bir de, yarın yüce Mevla sormaz mı;

“ailen vardı, borcun harcın vardı, anan vardı… hadi cepheye gidemedin. Birkaç saat benim rızam için Çağlayan’a neden gitmedin?” Bu sorunun cevabını asla veremezdim. Şimdi Çağlayan’dayım, binlerce yürek hep bir ağızdan haykırıyoruz öfkemizi;

“Allahu Ekber, Allahu Ekber; Kahrolsun İsrail…”

 

Ellerimle oy verip Ankara’ya gönderdiğim insanlar geldi aklıma. İsrail ile dostluk dernekleri kuran, benim vergilerimle maaş alıp da İsrail’e ihaleler veren paşalar geldi. Daha bir öfkelendim. Etrafımda dolaşan kuklaların yerinde içimizde barınan hainleri tasavvur ettim bir ara. Allahu Ekber.

 

Başkalarından bir şeyler beklemek herhalde en kolayı. Neden Araplar uyuyor, neden İran vurmuyor, neden batılı güçler dur demiyor, neden neden… sonu gelmeyen nedenler girdabında boğulduğumu hissediyorum. Meydan daha bir kalabalıklaşıyor. Gazze’den gelen bir kardeşimizin hitabı tercümeye gerek kalmadan delip geçiyor yüreklerimizi. Nedenler girdabından kurtaramıyorum kendimi.

 

Neden İsrail ve yahudi menşeli mamulleri tüketmekten bir türlü vazgeçemiyoruz? Neden Siyonistlerin emrinde olan medyayı tepetaklak edemiyoruz? Neden ordumuz bir şeyler yapmıyor? İki savaş gemimiz Gazze açıklarında görünse İsrail kendisine çeki düzen verir diye düşünüyorum. Neden koca İstanbul’da bu mitinge üç beş milyon inanmış adam gelmez diye geçiyor aklımdan. Nedenlerin arkası gelecek gibi gözükmüyor. Suçu başkalarına atmak çok kolay gerçekten. Arapları ihanetle, uyuşuklukla suçlamak, Siyonist emelleri tesis etmek için kurulmuş BM den medet ummak, nerede abede, nerede Rusya demek gerçekten çok kolay. Sen nerede, ben neredeyim?

 

Gazze’de kan akarken, meydanlarda inanan insanlar feryat figan ederken televizyon ekranlarında şarkılar türküler gırla gidiyordu. Olaylara duyarlı dört ya da beş kanalın dışında onlarca kanalda saçma sapan yayınlar tüm bir akşam boyunca sürdü. Ve izledik bu kanalları, Gazze’de kardeşlerimizin üstüne bombalar yağarken, ölenle ölünmüyor mantığıyla evlerde vur patlasın çal oynasın, sonra mangalda kül bırakmayan ümmeti Muhammed.

 

Acılara merhem olmak, acıya zulme dur demek en güzelidir ama acıları paylaşmak geliyorsa elimizden bunu bari yapalım. “acı çekmek özgürlükse özgürüz ikimizde.” Güzel bir dizedir hep dolanır dilime. Acılarımızın, öfkelerimizin üzerine basarak bizimle dalga geçenlere artık yeter diyelim. Biz gözyaşlarımızı yüreklerimize akıtırken; şarkı türkü çalanlara, İsrail şöyle haklıdır, Hamas suçludur edebiyatı yapanlara, olaylara Türkiye’nin  meselesi değildir zihniyetiyle yaklaşanlara yeter diyelim.

 

Soğuk ve yağmurlu bir pazar gününde Çağlayan Meydanı’nda on binlerce kardeşimin ve bacımın öfkesiyle ısındım, hiç üşümedim. Teşekkürler Çağlayan.

İstanbul, Saadet Partisi, Hilal TV., TV5,

Cansuyu, İHH, … teşekkürler.

Filistin’in, Gazze’nin ve tüm mustazafların acısını yüreklerinde duyanlara

Teşekkürler.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

3/1/2009

Bu Zulüm Bitecektir


Bu Zulüm Bitecektir

Amerika ile İngiltere Irak’ı işgal ettikten sonra Irak halkının sonsuz desteğini kazanmayı ve bu ülkeyi sorunsuzca sultaları altına almayı düşünüyordu. Ancak kısa bir süre sonra Irak halkının despot Saddam rejiminden nefret ettiği kadar işgalcilere de karşı çıktıklarını fark ettiler. Irak halkı bu muhalefetini, itirazlarını protestolar ve diğer eylemleriyle gösterdiler. Ancak Irak’ın milli serveti ve özellikle petrolünü yağma etmeyi düşünen işgalciler gereken güvenli ortamı, Saddam’ın yaptığı gibi baskı ve katliamla elde etmeye koyuldular.

 Irak halkının işgalci güçlere karşı infial duygusu her geçen gün daha da şiddetlenmekte ve organize olmaktadır. Eğer bugün Irak’lı Şii, Sünni gençlerin Necef’te, Felluce’de, Bağdat’ta veya diğer kentlerde Amerikalılara nefretle baktıklarına ve ellerinden gelirse onlara darbe indirmek istediklerine şahit oluyorsak, kuşkusuz bunun sebebi Amerikalıların uygulamalarıdır. Gerçekte işgalcilere ve ecnebilere karşı infial ve nefret duygusu doğal bir konudur ve birçok millet yıllarca işgalcilere ve sömürücülere karşı savaşarak özgürlüklerine kavuşmuştur. Dolayısıyla Iraklıların Amerikan karşıtı duyguları gittikçe öfke seline dönüşmektedir. Bu öfkeyi tabi karşılamak gerekir.

 Yüzyılın başında Anadolu toprakları da aynı acılara sahne olmuştur. Türkler, Kürtler, Lazlar ve diğer İslam milletleri işgale bir an bile taviz vermemiş ve etkileri uzun seneler mazlum milletleri etkileyecek bir kurtuluş mücadelesi sergilemişlerdir.  İşgalin dışında işgalcilerin saygısızlıklarını da Irak halkının muhalefet nedenleri arasında yer aldığını göz ardı etmemek lazım. Amerikalılar gelin ve bir milletin vatanını işgal edin, askerleriniz sokaklarda cirit atsın, kadınlara tacizde bulunun, gençleri yere yatırın ve  çizmelerinizle suratlarına basın, insan kilometrelerce uzaktan dahi bu görüntülere tahammül edemiyor ve öfkeyle işgalcilere beddua ediyor da,  iman sahibi ve gayretli bir Irak’lının buna dayanmasını nasıl düşünülebilir? Hiçbir gerekçe olmasa dahi amerikan işgalcilerinin Irak halkına reva gördükleri durum Iraklıları direnişe yönlendirmeye kifayet edecektir.

 Irak’ta devam eden katliamlar Amerikalıların en vahşi cinayetleri listesinde yerini almaktadır. Amerika geçmişi benzer sabıkalarla dolu bir zulüm mekanizmasıdır. Devlettir diyemiyorum. Amerika‘ya devlet etiketi takmak yer küremizde bizimle aynı atmosfer altında yaşayan devlet yapılarına haksızlık olacaktır. Amerikan filmlerinde sahnelenen terminatörlerin, ölüm makinelerinin coğrafi adıdır Amerika.   Oysa Amerika, Irak’ta demokrasi ve Irak halkının egemenliğini kurmak için bu ülkeye saldırdığını iddia ediyordu. Amerikalılar demokrasiden söz ediyor ve Irak halkı için halk egemenliğini kuracağını iddia ediyor, ancak halksız egemenlik, halk egemenliği sayılamaz, bu  düpedüz halk katliamıdır. Amerikalılar demokrasi ve insan hakları diyor, bu mu insan hakları? Amerika ve ortakları bugün batı medeniyetinin yüzünü daha da kararttılar. Onlar yanlış yaptılar ve asla başarılı olamayacaklar, ıraklılar gevşek davransalar da Mevla buna müsaade etmeyecektir. Irak’ta vuku bulanlar zulümdür ve Allah zulmün payidar kalmasına müsaade etmez. Amerika’nın tüm propagandalara karşın Irak’ta işlediği cinayetler yüzünden dünya kamuoyunda kınanmaktadır. Tüm insanlık ilkelerine göre Amerikalıların yaptıkları kınanan ve infial uyandıran uygulamalardır ve yine doğanın kuralları gereği yenilmeye mahkûmdur. Irak halkına yönelik katliam Siyonistlerin Filistin halkına karşı işlediği katliama benzemektedir. Amerika kendi coğrafyasında yaşam alanları daralan ve Allah’ın verdiği cezalarla sürekli darbeler yiyen bir devlet olarak Ortadoğu coğrafyasında kendisine yeni yaşam alanları aramaktadır. Bunu yaparken de müslüman unsurları sindirmekte ve yok etme politikaları gütmektedir. Aynı zamanda da siyonizmin hamiliğini ve jandarmalığını yapmaktadır.  Çağdaş tarihin en çirkin işgalcileri konumunda bulunan Siyonistler her gün en gelişmiş askerî teçhizatla masum Filistin halkını katlediyor. Abede ise bunu kınamak şöyle dursun destekliyor. Uluslararası tüm gerçekler İsrail mevzubahis olunca birden rafa kalkabiliyor. Bütün devletler ve uluslararası kurum ve kuruluşlar İsrail’in katliamcı politikasını kınarken, Amerikan yönetimi aynı politikayı Irak halkına karşı uyguluyor.  Bugün Amerika Irak halkına karşı İsrail’in Filistin halkına karşı izlediği yolu izliyor. Yani her hangi bir söz veya itirazın cevabı demir yumrukla veriliyor. Amerikalı yöneticilerin Irak halkının gerçek özgürlüklerini istemedikleri gibi onların kayıtsız şartsız  Vaşington’un sözünü dinlemelerini ve milli servetlerinin yağmalanmasına karşı kayıtsız kalmalarını istediğini belirtiyor. Amerikalılar için Şii veya Sünni fark etmez. Onların karşılarında diz çökmeyen tüm Irak’lılar düşmandır. Onlar herkes bizim karşımızda  diz çökmeli, konuşmamalı, gözlerini kapamalı ve biz ne dersek onu uygulamalı, diyorlar. Aksi halde herkes onların gözünde teröristtir. İşte bu, işgalcilerin mantığı ve Amerikalıların Irak’taki mantığıdır. Amerikanın Irak halkı için biçtiği demokrasi gömleğinin özü budur. 1950 evveliyatındaki tek parti zihniyetini hatırlatan bir demokrasi ve Saddam yönetimine bile rahmet okutur hale gelen bir özgürlük anlayışı. Aslında Irakta vücut bulan bir ayetin vahyin tecellisi belki de, Allah bir zalimi başka bir zalim eliyle def etti. Rabbimizden niyazımız ve mücadelemiz o ki, bu saltanat abedeye de payidar olamayacaktır. Tarih ırak topraklarını yeniden kana boyarken düşünmeden de edemiyorum, İmam Huseyn’in gözyaşları hala mı kurumadı diye.

    Amerika ve İngiltere’nin Irak’a saldırı amaçları, bu ülkede demokrasi kurmak veya kitle imha silahlarını yok etmek değildir. Nitekim bugün tüm dünya, Vaşington ve Londra’nın kitle imha silahları konusunda dünya kamuoyunu kandırdığını ve Irak’ta bu tür silahların izine rastlanmadığını bilmektedir. Amerika siyasi ve iktisadi rantlar, ayrıca Siyonistlerin ve petrol kartellerinin cebini doldurmak için Irak işgalini planlamıştır. Buna da bir ad koymuştur: Terörle mücadele… Buna karşın Amerikalılar er geç Irak’ta yenilgiye uğrayacak ve bu ülkeyi zillet içinde terk etmek zorunda kalacaktır. Biznillah bu zulüm bitecektir.  

     Amerikalı askerlerin Irak halkının iradesi karşısında yenileceğine inancımız tamdır, ancak bunun Irak halkının vahdet ve imanını korumalarına bağlı olduğu su götürmez bir gerçektir. Irak’lı kardeşlerimiz işgal sürecini sona erdirebilirler. Onlar bu büyük tehlikeyi yok etme süresini kısaltabilirler. Fakat bu, gönül birliği, İslam dinine tevekkül etmek, İslamî birlikteliği korumak ve akıllı davranmakla mümkün olur. Irak halkı ayrıca ulemanın kıymetini, imanın değerini bilmeli ve düşmanın tefrika yaratma çabalarından vebadan kaçar gibi kaçınmalıdır.

      Evet, böylece Amerika’nın Irak’ta izlediği demir yumruk politikası yenilmeye mahkumdur ve Müslüman Irak halkı bütünlüklerini koruyarak ülkelerinin işgaline son verebilir ve istedikleri egemenliğe kavuşabilir. Gelecek günler belki bundan da daha karanlık olsa da istikbal içerisinde en gür seda İslamın olacaktır. Yeter ki, müslümanlar üzerlerine düşeni yapsınlar. Yardım Allah’tan mutlak gelecektir.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

21/12/2008

Hep Ölüp Göçeceğiz

Hep Ölüp Göçeceğiz

 

Otomobilimiz kesik, madeni hıçkırıklarla Bebek-Rumelihisarı asfaltında ilerlerken karşıda Boğaz içi sırtları bütün ihtişamı ile uzanıyor, sağımızda deniz; ılık bir güneş altında nazlı, cilveli, dalgacıklarla oynaşıyordu. Hava, deniz bugün çok güzeldi. Kasım ayındaki bu temmuz güzelliği kalplere tatlı bir yaşama manzarası; sağ cenahın nefaseti ile tam bir tezat teşkil etmekte idi.

 

Bir yanda dünyanın en şahane dekoru, cennet Boğazın hülyalı denizi insanı hayata, saadete çağırıyor, beride sağda, göz alabildiğine uzanan mezarlar, bembeyaz kitabeli mermer taşları ve rüzgarla ürpererek sallanan hışırdayan selviler başka bir alemin münadileri gibi bizi  uhrevi aleme davet ediyordu.

 

Bu hazin tezat bana ani bir bedbinlik verdi. Kendi kendime mırıldandım:

- Çalış, didin, uğraş, sonra nasibin bir avuç toprak olmak ha ?...

Birden yazane arkadaşım Hikmetin ikazı ile irkildim.

- Çok daldın kardeşim.

 

Sonra nazarlarımın mahsun mahsun mezarlıklarda süründüğünü görerek ilave etti.

- Hep ölüp göçeceğiz canım. Arkadaşımın sözde beni teselli için sarf ettiği cümle bir zehir gibi kulaklarımdan ta gönlüme indi. Zira bu mütevekkil hitap birden bana bu gün bizi şu yoldan geçiren sebebi, amili hatırlatmıştı.

 

Efsunlu kalemiyle  kitleleri büyüleyen eşsiz şair, öykü yazarı Nezahat Hanım'la konuşmaya Rumelihisarı’ndaki evine gidiyordum.

 

Arkadaşım ise hala devam ediyordu.

- Hep ölüp göçeceğiz canım.

Evet ne yazıktı ki bu tabiatın hiç değişmeyen ezeli bir kuralı idi: Evet, ergeç hepimiz öleceğiz.

 

Bir gün o sevimli vücutta her fani gibi solacak kalplere sevgi, emel, neşe ümit, rahat dolduran o billur sesli dilberler, yazdıklarıyla insanları mest eden kalemler de bir gün hayattan göçecekti demek.

- Hayır hayır olamaz bu...

Ecel o kadar insafsız değildir, diye çırpındım.

 

Biraz sonra taksi Rumelihisarı’nın en şen, en bahtiyar yuvalarından birinin dış kapısı önünde durdu.  Merdivenlerden inip iç hole vardığımız zaman kapıyı bizzat kendisi açtı. Yazarımız mütevazi giyinmiş, kendine yakışan kıyafeti ile karşımızda.<_script /><_script />

 

Bizi görür görmez gülümseyen gözlerini üstümde dolaştırarak, hoş geldiniz efendim, tam da çıkarken yakaladınız, diyerek karşıladı. Sevimli yazarımızı Tepebaşına, yayınevine gideceği vakit rahatsız etmiştik.  Manalı kaşlarını kaldırdı, mor menevişli gözlerini süzdü.  Bizi ret edeceği anlaşılıyordu. Bu sırada çantamdan çıkarttığım çerçeveli bir resmini kendisine uzattım. Bu resim sevimli yazarın çok hoşuna gidip te bir türlü eline geçiremediği bir resimdi. Gözleri hayret ve sevinçle parladı.

Şen bir kahkaha daha attı. Bu billur kahkaha Rumelihisarı’nın sakin sularında derin akisler yaptı. Arkadaşım Hikmet fırsatı kaçırmayarak makinesini çıkartıp bir kaç poz resim çekti. Bu sırada küçük kızı da anneciğinin kapıdan avdetini fırsat bilerek

yukarıdan aşağı koştu. Kucak kucak, neşe dağıtan minik tavırlarla annesinin kollarına atıldı.

 

Minik yavrucak bu hali ile büsbütün munisleşmişti. Genç kuzeni onu anneciğinin kucağından almaya çalışırken bir türlü inmek istemiyordu. İbrişim dudaklı yumuk yumuk saçlı kızı, yazarımıza ne kadar da benziyordu. Küçük yaramaz sanki annesinin daima tebessüm eden dudaklarını çalıvermişti.

 

Dikkat ettim yazarımız; kuzeni ile çocuk yukarı çıkıncaya kadar hep arkalarından baktı. Kuzusu yanından alınan anneler gibi başını çevirdi durdu.

 

Resim çektirmeyi müteakip beraberce evden çıktık ve Nezahat Hanım'ın misafiri olarak otomobille Beyoğlu'na doğru yollandık. Demin geçtiğimiz yolda mezarlığa yaklaşırken beyaz mermerleri görmemek siyah düşüncelerine yine gömülmemek için nazarlarımı aksi cihete çevirdim. Bu defa Rumelihisarı münevver bir şehname tacdarı ile karşımda canlandı.

 

O zaman bu hisarları inşa eden kahramanların da birer serap olduklarını tahattür ederek bir edibimizin "isyanı" ile irkildim.

“Mimari göçmüş, yapısı ayakta, bestekar susmuş, bestesi kulakta; bu cihan hep yaratılmışların cihanı mı; yaratanlar hep birer birer göçüp gidiyor.”<_script /><_script />

Doğru, doğru çok doğru idi. Bu cihanda eser sahipleri birer birer, göçüp gidiyor.

 

Sonra hükmü ezeliden kurtuluş olmadığını, acı acı bir kere daha idrakle Nezahat Hanım'a gıpta ile baktım. Çünkü o öyle bahtiyarlardandı ki. Ebedi kalacaktı. Gelecek nesillere aktarılacak şiirleri, enfes nameleri, gönüllerden gönüllere, nesillerden nesillere, kütüphanelerden kütüphanelere, hatıralardan hatıralara intikal edecekti.

 

Ve hiç şüphesiz onunla beraber, onun devrinde bulunmuş olan bahtiyar edebiyat aşıkları:

- "Ben şu doyumsuz şiirlerin yazarı Nezahat Hanım zamanında yaşadım. Onu gördüm. Onunla sohbet ettim” diye iftihar edeceklerdir.

Ne mutlu onlara.

 

Bir ara daldığım bu hayallerden ruhuma hitap eden nazlı sedası ile ayrıldım. Şair bülbüller gibi cıvıldıyordu.

- Çok dalgınsınız.

Evet çok dalmıştım.

 

Şimdi sevimli edebiyatçı Nezahat Hanım güneşin altın ışıklarının karşı tepelerde bakır renkli oyalar çizişini seyre dalmıştı. Ruha dolan tatlı tebessümü ile Ah.. dedi.

-" Bilseniz kırları, bayırları ne kadar çok seviyorum..." Sonra derin, derin iç çekerek:

-" Çocukluğa dönmeyi o kadar istiyorum ki...Artık 40’a geldik. İhtiyarlıyoruz" Hanımefendinin gözlerine sanki akşamın melali çökmüştü. Başını otomobilin penceresine çevirdi. Karşı sahillere baktı, baktı.

 

Dikkat ettim gözleri nemlenmişti... Sordum

-" En çok neye ağlarsınız?

Dudaklarını ısırdı.

- "Ben her şeye ağlarım.

-" En çok neden korkarsınız ?

- " Ben... korkmak mı? Sen bana korkuyu göster ben onu arıyorum.

Bir an durdu. İki elini göğsüne yapıştırarak:

-" Ben Allah’tan başka yeryüzünde hiçbir şeyden korkmam... dedi.

-" Namaz kılar mısınız ?

Nezahat Hanım uhrevi bir aleme dalar gibi başını önüne eğdi... Sonra iç huzuruna kavuşan müminler gibi doğruldu.

<_script /><_script />-" Çok şükür, Rabbim alnımızı secdelerden ayırmasın,  camilere çok giderim. Orada sanki ruhumun ayna gibi pırıldadığını hissederim. Birçok şiirimi de camilerin derinliklerinde yazdım. Özellikle Anadolu’daki Selçuklu camileri beni çok etkiler.

 

Yazar'ın bu gün bedbin bir hali vardı. Bunun için sorularımı değiştirmek istedim. O da bunun farkına varmıştı... Tatlı tatlı güldü.

-"Dünyaya yeni baştan gelseydiniz ne olmak isterdiniz?"

Tereddütsüz cevap verdi.

-" Tekrar dünyaya gelmek imkanı olsaydı erkek olmak isterdim."

Sonra bir an daldı.

Yok yok erkek değil, güvercin olmak isterdim. Güvercin, bir beyaz güvercin..." diye ilave etti.

-" Her yerde gezebilirdim. Ama bir gün beni yakalayacaklarmış zararı yok. Ama her yerde gezerdim ya. Tabiatın güzelliklerini kuş bakışı temaşa ederdim.

Biraz tereddütle, kendimi toparlayıp yazara sordum;

-" Hiç aşık oldunuz mu ?"

-" Evet delice aşık oldum ve çıldırasıya seviyorum. Kimi mi ? Çocuklarımı..."

Allah aşkı, Nebi sevdası bambaşka, dünya nimetlerinde çocuklarıma aşığım adeta…

-" Hayale dalar mısınız ?"

-" Hayalsiz insan yaşayabilir mi hiç."

-" Neleri tahattür edersiniz ?" Bu sualim karşısında yazarımız iki elini kaldırarak;

- " A... a... Bu söylenir mi hiç." Diye güldü.

-" Sizi en çok meşgul eden hatıranızı söyler misiniz ?

-" O kadar çok hatıra var ki, hangi birini söyleyeyim "

Edebiyat camiamızın değerli ismi üzgün üzgün başını iki yana sallayarak...

-" Ben artık bu işten çekilmeye bakıyorum”, diye tekrar edince kalbim birdenbire sanki burkuluverdi. Yoksa edebiyatımızın nadide hanımı kalemini mi bırakacaktı.<_script /><_script />

 

İçten hislerinin füsunkar ahengini yudum yudum gönüllere akıtan şairimiz artık çekiliyor mu? Yok yok... Bu olamaz. O alemimizde bir hazzın ifadesinden başka nedir sanki.

 

Artık mesafeler erimiş Tepebaşına gelmiştik. Şimdi kendisini büyük bir iştahla satır satır yudumlayacak okurlarına yeni çalışmasını son bir kez daha gözden geçirmek için ağır adımlarla yayın evindeki odasına doğru yürüyordu. Sevimli  şairimiz Nezahat Hanım beni de bu tatlı aleme sürüklemek istiyormuş gibi kolumdan çekti. Beraberce odaya girdik.

 

Neden der gibi baktım gözlerine, anlamıştı;

-“Bak şu karşıki rahmetlilere ne kadar da sakinler, ama ne haldeler biz faniler bilemiyoruz, Bilal, dünya dertlerinin sonu yok”

-“Hep ölüp göçeceğiz canım...

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com