« Önceki | Sonraki »

1/4/2009

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve Bakırköy

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve Bakırköy

 

1)      29 Mart 2009 Yerel seçimleri göstermiştir ki, AKP genel politikalarını ve yerel söylemlerini milletin istekleri doğrultusunda yeniden gözden geçirmek durumundadır. Toplumun her kesimini aynı anda memnun etmek mümkün değildir. Yurt sathında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini asla zaafa uğratmadan ve toplumun tüm kesimleri arasında sıcak bağları zedelemeden kardeşlik ve milli birlik esasına dayalı bir siyaset güdülmelidir.

2)      Tek adam siyaseti devri bitmiştir. Hangi kimliği taşırsa taşısın insanımız istisnasız kendisini efendi siyasetçisini de hizmet eri olarak görmek istemektedir. Halkımız her zaman mazlumdan yana reyini kullanmış ve genel başkanımızı baştacı yapmıştır. İnsanımız yeniden mütedeyyin, sakin ve milletine hizmetten başka bir kaygısı olmayan Recep Tayip Erdoğan’ı görmek istemektedir.

3)      Hizmetler yurdun her köşesinde ülke imkanları zayi edilmeden ve rey kaygısı güdülmeden yapılmalıdır. Oy gelecek kaygısını insanımız çok iyi sezmiş ve bunu ihtar etmiştir. İmkanı olmayan mahallerde beyaz eşya dağıtmak çözüm olmadığı gibi milletin parasıyla hava atıldı düşüncesiyle ters tepmiştir. Bu örnekte “Tunceli Üniversitesi” yerine “Dersim Pir Sultan Abdal” üniversitesi adıyla bir faaliyete girişilseydi Dersim vilayetimizde tarihin kaydetmediği sonuç alınabilirdi.

4)      Tek adam, tek parti zihniyeti tarihin derinliğinde yerini almıştır. Şanlıurfa seçimlerinden gerekli ders çıkarılmalı ve benim dediğim olur politikalarına pirim verilmemelidir. Siyasetin amacı evvela halka hizmettir. Ret etseniz de bizler “Milli Görüş Mektebi”’nin talebeleriyiz. Aslımızı reddetmek ve sistemin kodamanlarına yaranmak siyaseti sandıkta gerekli cevabı almıştır. Halkın isteğine rağmen siyaset olmaz, AKP zihniyetine yakışmaz. Halkın adayını kabullenmemek siyasi bir hatadan başka bir şey değildir.

5)      İnsanımız asfalt yol, park bahçe düzenlemesine oy vermemektedir. Bunlar bir belediyenin zaten yapmak zorunda olduğu faaliyetlerdir. İnsanımızın özgürlüğe ve kendisine saygı ve sevgiyle yaklaşan, kendisiyle aynı dalga boyunda duran siyasilere ihtiyacı vardır ve bu devletin bidayetinden beri bir özlemdir. Devlet halkı kendine benzetemez, devlet adamı halka benzemek durumundadır. Dağa taşa “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazmakla insanlar mutlu ve gelecekten umutlu edilemediler. Ülke gerçekleri iyi okunmalı ve halkın talepleri daima göz önünde bulundurulmalıdır. Daha özgürlükçü bir hukuk, daha halkıyla barışık bir devlet ve siyaset acilen geliştirilmelidir.

6)      İnat bir murat değildir. Yıpratıcı siyasetten vazgeçilmeli, halkın reyiyle desteklediği kadrolarla gereken her durumda işbirliğine gidilmelidir. DTP’ nin de bu ülkenin bir gerçeği olduğu göz ardı edilerek siyaset yapılmamalıdır.

 

Bakırköy seçimlerine gelince;

Bakırköy Laik, Atatürkçü ve dayatmacı modernizim tarzını benimseyen ve ağırlıklı seçmeni gayri Müslim (tamamı neredeyse Ermeni)  olan bir ilçemizdir. İstanbul ilinin hayat standardı yüksek bir ilçesi olan Bakırköy’de müslüman nüfusun ağırlıklı bir kısmı da   modernizmi benimseyen ve söylem bazında da olsa dini motiflere asla tahammül etmeyen bir yapıdadır. AKP Ne kadar da Milli Görüş kökenini reddetse de Bakırköylü seçmen bunu asla kabullenmemekte ve AKP’yi Refah Partisi’nin uzantısı olarak görmektedir. Bakırköy halkı nazarında AKP şeritçi, gerici ve yobaz bir partidir. Bu imaj Oğuz Satıcı örneğinde olduğu üzere laik söylemi öne çıkaran adaylarla yıkılamayacak derecede kökleşmiştir. Bakırköy seçimleri incelenince;

 

1)      Bakırköy seçmeni laik, Atatürkçü ve Modern yaşam tarzını benimsemiş insanlardan oluşan bir kesimdir. Bakırköy halkı bu yaşam tarzında samimidir ve kendisinden rey talep edenlerden de her şeyden evvel bu kimliğin izlerini görmek istemektedir.

2)      Mevcut CHP’li yerel yönetim beş yıl içerisinde ilçeye belediyecilik adına hiçbir şey vermemiştir. Beş yılda yapılanları okuduğumuzda sadece havanda su dövülmüş ve bunlar hizmet diye gösterilmiştir. Ateş Ünal Erzen Bakırköy halkının dilinden konuşmuş ve onlardan bir yönetici olduğunu defalarca Bakırköylüye hissettirmiştir.

3)      Bakırköy insanı için Kemalizm ve bu ideolojinin olmazsa olmazları her türlü hizmetten evvel gelmektedir. Hiçbir proje, hiçbir halkın faydasına faaliyet Kemalist söylemden önemli değildir. Bakırköy insanının ağırlıklı kısmı tavizsiz Kemalist’tir.

4)      Bakırköy’ünde seçimleri kazanmak için abartılı hizmet vaatleri, gayri Müslim vatandaşlara şirin gözükme siyaseti, mahalle ve ilçe yönetimlerine Ermeni isimler koyarak gönül (rey) alma çabalarının sonuçsuz olduğu son seçimlerde net olarak gözükmüştür. Bakırköy Belediyesi’ni kazanmak için Bakırköylü gibi olmak lazımdır bunun alternatifi yoktur.

5)      Söylem bazında AKP amblemi altında ne kadar laik, demokrat, Kemalist olsak da bunu Bakırköy insanı hazmetmemekte, bir takıyye olarak değerlendirmektedir. Bakırköy için gerçek manada, bir İlhan Selçuk, bir Neclâ Arat vb. ayarda yani CHP çizgisinde bir yönetim getirilip bu çizgide bir isimle seçime gidilmekten başka çare görememekteyim. Bu da AKP ruhuna ve tabanına aykırı olduğu için;

a)      Bakırköy’de rey kaygısı gütmeden, başkanlık hırsına kapılmadan, Bakırköylü vatandaşların değerlerine saygı gösterirken kendi ilkelerimizden de taviz vermeden ilkeli bir siyaset izlemeliyiz,

b)      Kabul edilmese de bizler Milli Görüş mektebinin talebeleriyiz. Gerek Bakırköylü vatandaşlar gerekse tüm bir memleket AKP’yi Refah partisi’nin ilkeli siyasetinin takipçisi olarak görmektedir. AKP’nin kurucu kadroları ve yüreklere sevgi salan siyaset anlayışı bu mektebin öğretileridir. Her iki kişiden birisinin oyunu alan AKP bu partidir.

c)      Dünyevi menfaatler uğruna, birkaç belediyelik kazanma hırsıyla kendi değerlerimizden taviz vermek bizi insanımızın gözünde küçültmekten başka bir şeye yaramayacaktır.

d)     Bizimle aynı dalga boyunda hayata bakmayan insanların ağırlıkta oldukları Bakırköy, İzmir vb. yerlerde ilkelerimizden taviz vermeden, kendimizi küçültmeden siyasetimize devam etmeli ve davamızı bu insanlarımıza bıkıp usanmadan anlatmalıyız.

6)      İlçemizde laik kadrolar, CHP zihniyeti her halükârda, hangi adayla gelirlerse gelsinler, başarılı olmaktadırlar. Bize düşen ilkelerimizden taviz vermeden insanımıza gerçekleri bıkıp usanmadan anlatmak ve çalışmalarımıza devam etmektir.

7)      Başarı veya başarısızlığın ölçüsü sandık değildir. Yenilgiler adım adım zafere götürecektir. Kazanmak için daima ilkeli siyaset yapmak zorundayız. Bir bölgede özgürlükçü, bir bölgede laik olmak tabanı da rahatsız etmektedir. Ne isek o olmak, en güzel fazilet bu olsa gerek.

 

Selam ve dualarımla efendim…

Bilal Atış

Bakırköy, Yenimahalle Mahalle Teşkilatı

 

b.atis73@gmail.com

 

28/3/2009

Bir Seçim Gezisi

Bir Seçim Gezisi

 

Her zamanki gibi bir seçim öncesi bir milletvekili adayı doğunun bir beldesinde, de ki, Van olsun, de ki, Siirt’in bir karyesinde seksen senedir söylenenleri tekrar eder durur. Hasoların, Memoların dört senede bir Hasan Efendi, Mehmet Efendi olabildikleri devirlerdir, seçim arifeleri. Beyaz güvercin uçuranlar, demir kıratla gelip fötrlerini alıp gidenler, kadayıfın altını kızartanlar hep aynı hâl üzere gelirler giderler. Giderler ki, ta bir dört sene sonra tekrar gelmek için.

 

Bir seçim gezisinde Ankara imalatlı bir Kürt vekil adayı, bölgeden olmakla havalı ama bi haber bölgenin dertlerinden ve kederlerinden. Ankara partilerinin zihniyeti hep aynı. Fark etmiyor;  ister altı okla şişlesinler bizi bir dört sene daha, ister ampulün cereyanıyla kavursun. Bir de İmralı partileri var. Onlar da satırların dışında, sistemin içerisindeler. Siyasetin içindeler ama bu satırların dışındalar, İmralı partililer. Ankara partililer gibi bol keseden atmıyorlar. İmralılar halkı devlete karşı kışkırtmakla meşguller. Halkını seçimden seçime hatırlayan, okumasına, yazmasına hatta konuşmasına bile tahammülü olmayan devlete karşı halkı ayaklandırma ülküsündeler.

 

Bir seçim gezisinde Ankara partili bir aday bolca nutuk atarken köylülerden biri dayanamaz ve lafını ağzına tıkar vekil adayının.

“Efendi! Maval okuma bana, iş ver iş. Kuvvetli bileklerim, yürüyen ayaklarım var. Daha başka şey de istersen eğer o da var. İki çocuk, bir tazecik açlıktan elleriyle karınlarını döverler.

 

Bu topraklarda doğdum. Beni taşıyan toprakların beni yaşatması kadar tabiî ne olabilir? Onun zenginlikleri yanında benim dilenciliğimi de kader hazırlamadı ya? Bunda gelmiş geçmiş tüm idarecilerin günahı saklıdır. Siz rahat koltukların rehavetinden kendinizi sıyırıp hakikatlerin arasına nüfuz ettiniz mi?

 

Neyi yaptınız? Neyi vaat ediyorsunuz? Geçmişi eserleriniz diye göstereceksiniz. Onlardan size ancak utanç payı çıkar. İstikbal ise şimdiden arkasını dönmüş duruyor. Ayağımdaki çarığı köyden şehre taşıdım. Tabanımdaki nasıra şimdi fabrikalarda, hallerde ellerimdeki de ilave oldu, lakin karnıma giren evvelkini aratıyor. Tarlalarımı sulayacak rahmet, emeğimi kıymetlendirecek himmet istiyorum.

 

Açım fakat buna katlanıyorum. İşsizim, bu açlıktan da acı. İşim olsa ne olacak? O da midemi ancak dolduracak. Çalışarak sürünmeyi, çalışmayarak ölmeye tercih edenlerden değilim. İntihar edeceğim. Dinimden, ailemden ve çevremden korkuyorum. Biri beni murdar edecek, diğeri zavallı edecek.

 

Memlekette yetmiş milyondan belki on beş milyonun keyfi yerinde. Ya gerisi dersen, gerisi de o on beş milyonu besliyor işte. Netice ortada beyim, biz sıkıldıkça siz yükseleceksiniz. Çalışınca eline ne geçiyor ki, ihtiyaçları o kadar çeşitlendirdiniz ki, bir kara lastikten nerelere getirdiniz. Sırf laf üretiyorsunuz, icraat yok efendim.”

 

“Beyim! Sordun mu bana, kimsin, evli misin, kaç çocuğun var, nasıl yaşar, nasıl geçinirsin? Bütün bunları bir yana bırak, hani benim eski güzel adetlerim? Tesanüt, kendime hisse çıkaran insani his, şeref ve insanlığın karakter ve faziletin tahsilden, paradan önce sorulduğu günler. Siyaset, ekonomi, ne olursa olsun, her ikisinde de iman ve itikadın şahsiyete bağlı olduğunu hatırladığımız günler…”

 

“Sen bizim ilçede çok konuştun bey. Kusura bakma, işin kıymeti daima lafınkinden yukarıdadır.”

 

Vekil namzedi de, partinin ilçe başkanı da bu sözlerin üzerine kahvede daha fazla oturamadılar. Vekil namzedi bir iki ıklasa da vatandaşın sözlerine verecek cevabı yoktu. Kahveden çıkarken ilçe başkanı gerçek efendinin kim olduğunu yüreğinde hissetmişti.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

18/3/2009

Şeytanın Elindeki İlim, Batının İkiyüzlülüğü

Şeytanın Elindeki İlim, Batının İkiyüzlülüğü

 

İlim, insanların erdemliğe ulaşması ve maddi-manevi refah ve saadete kavuşması için sunulan etkin bir araçtır. Buna karşın eğer ilim zorbaların ve zalimlerin eline geçecek olursa insanlık toplumunun güvenlik ve huzurunu aksi yönünde etkileyecektir. İlim ve akıl, iki tarafı keskin kılıç gibidir, yani hem değerlerin  hizmetinde olabilir, hem de hayvanî davranışlara hizmet edebilir. İşte burada önemli olan, ilmin kimler tarafından kullanıldığıdır.

 

Günümüzde batı, ilim ve teknolojide öncüdür, ancak maalesef batılı devletler birçok yerde bu üstünlükten 3. Dünya ülkelerini yağmalama yolunda yararlanıyor.

Eğer ilim fani dünya, güç, servet ve sultacılık hırsı olan insanların eline düşerse, işte günümüz dünyasında gördüklerinizle karşılaşırsınız, yani ilim, sömürü, aşağılama, işgal, fuhuş ve uyuşturucunun yaygınlaşması için kullanılan bir vesile olur. Tabi bu arada batılı ülkeler çeşitli yöntemlere başvurarak diğer ülkelerin ilim ve teknolojiye erişmelerini engellemeye çalışıyor, çünkü bu durumda hiçbir millet onların zulüm, yağma ve zorbalıklarına boyun eğmeyecektir. Batılı devletlerin sulta altındaki ülkelerde engellediği konulardan biri de ilimin gelişmesidir, çünkü ilimin güç kaynağı olduğunu çok iyi biliyorlar.

 

Birçok ilim dalı gibi nükleer teknoloji de batılı devletlerin elinde bulunan ileri teknolojilerden biridir. Bu devletler ta baştan bu teknolojiden kitle imha silahları üretmek için yararlandılar. Nükleer bilimin ilk sahibi Amerika da atom bombası üreterek 2. dünya savaşı sonlarında Japonya’ya karşı kullandı ve yüz binlerce sivilin ölümüne sebebiyet verdi. Bu facianın sebebi, önemli bir araç olan nükleer teknolojinin, sorumsuz ve ipini koparmış bir devlet olan Amerika’nın elinde olmasıydı. Eğer nükleer enerjiyi keşfedenler fazilet ve takva sahibi kimseler olsaydı, eğer bu enerjiyi kullananlar sâlih insanlar olsaydı, Hiroşima faciası hiçbir zaman vuku bulmazdı.

 

Ancak şimdi işin ilginç tarafı, dünyada insanlığa  karşı atom bombası kullanan tek ülke sıfatını taşıyan Amerika, diğer ülkelerin bu teknolojiyi elde etmesinden sözde endişe ediyor ve başkalarını engellemeye çalışıyor. Batının ve özellikle Amerika’nın bu iddiaları, kaçakçılıkla mücadele etmekle görevli bir kimsenin bizzat büyük bir kaçakçı olmasına benziyor. Batılı devletlerin bu doğrultuda nükleer bilime kavuşmasını engellemeye çalıştığı ülkelerden biri de İran İslam Cumhuriyetidir. Oysa İran defalarca sadece nükleer bilim ve teknolojiye kavuşmak istediğini ve nükleer silah üretmek peşinde olmadığını açıklamış bulunuyor.

 

İmam Hameney, İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını ve esasen bu tür silahlara ihtiyacı da olmadığını belirtirken şöyle diyor: “İran’ın nükleer bilimi, tamamıyla yerli kaynaklı olup barış amaçlıdır ve İran İslam cumhuriyeti dinî ve fıkhî temelleri gereği kitle imha silahlarına kesinlikle karşıdır…” Ayetullah Hameney ayrıca, nükleer silahların masum insanları katliam ettiğine de değinerek şöyle devam ediyor: ”Nükleer silah kullanıldığında sadece düşman değil, düşman olmayan masum insanlar da ölüyor ve bu mesele bizim inanç ve görüşlerimize tamamen aykırıdır. Bizim nükleer silahlara ihtiyacımız yoktur. Eğer biz bugün düşmanlarımıza galip geldiysek bu, nükleer silahla olmamıştır. 25 yıldır İran milleti karşısında yenik düşen Amerika’yı nasıl yendik? Yoksa azim, irade, iman, bilinç ve vahdetimizle mi?” Ayetullah Hameney yine birçok örneğe değinerek nükleer silah sahibi olmanın zafer getirmeyeceğini ispatlıyor ve şöyle diyor: “Uluslararası arenada zafer elde etmek veya yenilmek, nükleer silah gibi şeylerle olmuyor. Eski Sovyetler birliğinin nükleer silahı yok muydu? Kim bilir belki de Sovyetler birliğinin nükleer silah sayısı Amerika’dan bile daha fazlaydı, peki ama nasıl yenik düştü?

 

Uluslararası atom enerjisi ajansı başta olmak üzere dünyanın birçok uluslararası kurum ve kuruluşu Siyonist rejimin nükleer silahlara sahip olduğunu itiraf ediyor. Söylenenlere göre Siyonist rejim 200 belki de 300’ü aşkın nükleer başlığı depolamış durumda. Ancak bu katil rejim yıllardır ellerindeki taştan başka hiçbir silahı bulunmayan Filistinlilere karşı acziyet içinde yaşıyor. Tabi bu taşların arkasında büyük bir azim, irade ve iman yatıyor. Ancak İranlı yetkililerin de defalarca vurguladığı gibi İran, uluslararası kural ve anlaşmalar çerçevesinde nükleer teknolojiye kavuşmak istiyor. Eğer Avrupa ve başkaları gerçekten nükleer silah konusunda endişe ediyorsa İran onlara nükleer silah peşinde olmadığı mevzuğunda defalarca güvence veriyor. Ancak eğer onlar İran milleti tamamen yerli kaynaklı olan bu teknolojiyi elde ettiği için rahatsızlık duyuyor veya bu gelişmeyi durdurmak istiyorsa yine de onlara İran milleti bu tür baskılara boyun eğmeyeceğini de açıklıkla vurguluyor. Batılı devletlerin İran’ı nükleer teknolojiden mahrum bırakarak nükleer yakıt konusunda bağımlı hale getirmek istedikleri aşikârdır. Amerika’nın “petrol  kaynakları olan İran, nükleer enerjiye ihtiyacı yoktur” gibi iddialarına İnkılab Rehberi şöyle cevap vermekte; “Onlar bize petrol tüketin, bitince de bizim kapımıza gelin, diyor. Oysa İran milleti bu zilleti kabul etmiyor ve ülkemizin gelecekte ihtiyacı olan nükleer enerji üretimine yönelmek istiyor.”

     İslam inkılâbı rehberi, Amerika ve diğer batıl devletlerin İran’ın kendi bilim adamlarıyla nükleer teknolojiye kavuşmasından duyduğu kaygının esas sebebini şöyle açıklıyor: “Onlar çok iyi biliyorlar ki eğer İran milleti ve devleti bu teknolojinin doruğuna ulaşırsa, İslam ümmetinin izzet ve bağımsızlığını savunan İran’ın sözü, Müslümanlar ve İslam ülkeleri arasında daha çok benimsenecektir. İşte onlar bu meseleden korkuyor ve bu yüzden yaygara koparıyor…”

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

24/2/2009

YAHYA KEMAL

YAHYA KEMAL

1884 senesinde Üsküp’te şiir kadar güzel yüzlü bir çocuk doğdu. Genç yaşında Fransız edebiyatını mükemmelen öğrenen ve divan edebiyatını inceleyen bu gencin meşrutiyet devrinde birden fikir ve sanat hayatına atıldığı görüldü. Yahya Kemal’in yolu kendi devrinin ediplerinden ayrıldı. Divan edebiyatı şiirlerine kendi zevkiyle daha hoş bir ahenk vermiş, mısralarında ilkin Nedim’in şuh ve zarif okşayışlarını yakalamış sonra gazellerinde Bakiyi’de canlandırmıştır.

 

Yahya Kemal’in ilk çalışmaları neşredilmedi. Bunlar kulaktan kulağa, daha doğru bir ifadeyle gönülden gönüle yayıldı. Genç şairin kaleminden süzülen mısralar edebiyatseverler arasında ilgiyle karşılanıyordu. Meşrutiyet nesli bir şarkı mırıldanır gibi genç şairin dizelerini dillerinden düşürmüyordu.

Akdeniz ufkunu bir mavi duman gölgeliyor

Elli kalyonlu donanmayı hümayun geliyor.”

Batı ile muhabbeti ve batı edebiyatına olan ilgisi zengin Fransız edebiyatı vesilesiyle olur. Fakat divan şairlerinin ihtişamı, sanatı ve edebiyatı bu gencin gönlünde haremiyle selamlığıyla şiirden bir saray inşa etti. Ve Yahya Kemal, Nedimlerin, Bakilerin, Fuzulilerin yanında kendisine de bu sarayda ihtişamlı bir mekân ayırdı.

 

Doğduğu beldeyi bile yılların ardından hala ölmeyen dizelerle ifade eden şair;

Üsküp ki, Yıldırım Beyazid Han diyarıdır

Evladı Fatihana O’nun yadigârıdır.”

derken yalnız şair değil, yağız atının üzerinde kılıcını savurarak giden bir akıncıya da benzer. O’na bu heyecan dolu ifadeyi yazdıran “ecdadımız bizde yeniden yaşar” düşüncesidir.

 

Şiirlerin bazısında artist fakat hepsinde şair olan üstad;

Neslimiz azlaştı, koş bak hizmet et nisvana Türk,

Nesli ati aşkına, gel minnet et canana Türk.” diyen neyzen gibi her şeyden çok Türk ve son derece hassasiyetli bir insandır. Ve O, sözü ses yapan şairi, sesi name yapan bestekârdan kesinlikle ayırmaz;

Ta Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar

Feth edilmiş uzak diyarlardan

Vatan üzerine hücesen rüzgâr

Ses getirmiş bütün bahardan

O deha öyle toplamış ki, bizi

Dinlemiş ihtiyar çınardan.” O’nun gözünde Itri, işte böyle duyuşuyla, seslenişiyle her yanı Türk olan bir sanat abidesidir.

 

Yahya Kemal bir musiki şinastır. İsteseydi mükemmel bir besteci de olabilirdi. 1927’de Varşova elçisiyken bakın şair karlı bir gecede Tamburi Cemil Bey’in bir plağını dinlerken nasıl kalbinden geçiriveriyor;

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzaklarda

Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta

Birden bire mesudum işitmek hevesiyle

Gözüm doldu İstanbul’un en özlü sesiyle

Sandım ki, uzaklaştı yağan kar ve karanlık

Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.”

Unutmamak gerekir, olurda bir gün sorarlarsa, doğuda şiiri en güzel yazan abidelerden birisidir Yahya Kemal Beyatlı. Ulaşılması güç zirvelere çıkılmış, Alpler, Himaleyalar keşfedilmiş, lakin Yahya Kemal’in şiirdeki zirvesine ulaşmak belki de daha meşakkatli olmuştur.

 

Bilal Atış
b.atis73@gmail.com

18/2/2009

Davos Zaferi

Davos Zaferi

 

Haberi duyanlar sabahlamışlar. Ben sabah müşerref oldum. Arka odadan Başbakanın gür sesi geliyor kulağıma. İşgal devleti reisine haddini bildiren konuşmasıyla uyandım. Sanki bir ihtilal sabahı heyecanı doldu içime. Sabah namazından sonra televizyon açmak adetim değil, genelde bir şeyler okur ardından işime giderim. Bu sabah biraz yorgunum, uzandım.

 

Sayın Erdoğan’ın sesiyle uyandım. Anlatanlardan biliyorum, değilse on iki eylül sabahı daha sekiz yaşında bir velettim. Radyoyu açanlar “netekim paşanın” sesiyle güne başlamışlar. Benim de  bir sabah bir devletlunun sesiyle güne başlayacağım aklıma gelmezdi.

 

Bismillahirrahmanirrahim, babamın yanındayım. Davos toplantılarından yansıyan görüntüler ekranda. Olayın ehemmiyetini kavradıkça içime heyecan doluyor. Gittikçe gözlerim doluyor ve hislerim kabarıyor. “sen ancak öldürmekten anlarsın” diyor. Yerimde zor oturuyorum.

 

Başbakanın her sözü işgalcinin yüzünde patlıyor. Aklıma Gazze’ye düşen bombalar geliyor. Bu sözler tüm dünyada bomba etkisi yapıyor. Gazzeli gazilerin yüreklerinde de aynı fırtınaların koptuğunu hissedebiliyorum. Bugün bayram, bugün bir milletin, İslam milletinin, bir asırlık karanlık tarihinin aydınlandığı gün. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı üzerimize gerilen perdeyi yırtıp atıyor. Gün içerisinde bütün bir Arap kardeşlerimizin aynı coşkularla dolduklarını öğrenince kendimi daha iyi hissettim. Nasıl ifade edebilirim, bir ara kendimi sanki “Devleti Aliye” tebaası gibi hissettim. Biliyorum abartıyorum ama bu ruh, bu his tarifi zor bir duygu, satırlara aksettirmeye kelimelerim kifayet etmiyor. Batı dünyasının üzerimize serptiği ölü toprağının silkelenmesi, uykuda olan kavmin yeniden uyanması, nasıl ifade edebilirim ki? Başbakanın Davos’ta gösterdiği tepki bir buçuk milyar müslümanın hüzünlü ufkunda bir güneş etkisi yaptı. Buna yürekten inanıyorum.

 

İçimizdeki Yahudi severlerin abuk sabuk yorumlarını dinlerken bile neşem zerre kadar eksilmiyor. Bugün neşeliyim, Gazze katliamı başladığı günden beri ilk defa yüreğimin derinlerinden hissederek seviniyorum. O vakit mü’min kardeşlerimin acılarına Allah için üzülüyor ve kendi halimize öfkeleniyordum Allah için. Şimdi ise Allah için seviniyorum. Cephemizde beliren zafer ufkuna seviniyorum. Adım adım yürünen vahdet yoluna seviniyorum.

 

İşyerimi besmeleyle açıyorum. Bu sabah bir aya yakındır astığım Filistin bayrağının yerine Türk bayrağını yerleştiriyorum vitrine. Bu bayrağı hiçbir zaman bu kadar coşkuyla asmamıştım. Türk bayrağının duruşu hiç bu kadar anlamlı gelmemişti. Üzerindeki al rengin hakkı veriliyordu artık.

 

Sayın Erdoğan kendine yakışır bir tavır sergilerken seneler evvel verdiği bir vaadini bu sefer evrensel boyutta gerçekleştiriyor. Gerek ekibiyle gerekse de ferdi olarak bu ülkeye çok şeyler kazandırdı. Bana göre zararları da oldu. Ama bu davranışıyla kimsesizlerin kimi olduklarını bu sefer geniş bir coğrafyada göstermiş oldular. Türk milletinin şanına yakışır bir duruş sergilediler. Başbakanımız Davos toplantılarındaki tavrıyla Türk ve İslam coğrafyasının hakkettiği yere doğru ilk adımları atılmış oldu. Bu adımlar batı dünyasında kaygı ile karşılansa da, içimizdeki batı hayranı zihinlerce sindirilemese de tüm bir İslam aleminde coşkuyla karşılanmaktadır. İstanbul’da, Ankara’da, Levent’te bizim gösterdiğimiz tepkiyi bugün Gazzeli kardeşlerimiz kendi vatanlarında göstermektedirler. Ellerinde Türk ve Filistin bayraklarıyla Türkiye’ye selamlar göndermekteler. Erdoğan şahsında ülkemiz Arapların lideri olarak algılanmaya başlandı. Ben şunu hissediyorum ki, ülkemiz artık sadece Ortadoğu milletlerinin değil tüm bir ezilmişlerin lideridir, yanındadır. Biz fevkalade bir şey yapmıyoruz. Bizler yapmamız gerekenleri yapıyor seksen senedir unutulan, unutturulan kardeşlerimizle köprüleri yeniden kuruyoruz.

 

Ortadoğu bizimdir, bağrımıza bir hançer gibi saplanan İsrail ortadan kaldırılmalı ve bağımsız Filistin topraklarında bu kutsal beldenin üç ana unsuru olan milletler huzur içerisinde yaşamalıdır. Ortadoğu’ya ve tüm bir İslam alemine eski mutlu günlerini kazandırmak için Türkiye, İran ve Suriye’nin liderliğinde ve İslam kardeşliği zemininde Allah’ın razı olacağı ve ümmetin huzur bulacağı “yeni bir Ortadoğu düzeni”nin temelleri atılmalıdır. Sayın Erdoğan’ın Davos’ta sergilediği tavrının bu düzenin ilk harcı olmasını temenni ediyorum.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

9/2/2009

Ahmedinejad'a Mektup

İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı

Sayın Mahmud Ahmedinejad’a

 

 

 

Rahman ve Rahim Olan Allahın Adıyla

 

Selam, Alemlere rahmet olarak gönderilen ve “sen olmasaydın ya Muhammed, alemleri yaratmazdım” diye kendisine nida edilen hatemul enbiya saa. Efendimize ümmet olanlara, O mübarek Nebi’nin saa. Ehlibeytine ve mübarek silsilenin masum ve mazlum halkası İmamlarımıza bi’at edenlere olsun.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Her ne kadar zatınız İran İslam Cumhuriyeti’nin reisi iseniz de tüm alemde kalbi imamların aşkıyla yanan, nerede olursa olsun müslümanım diyen tüm mazlumların reisisiniz. Allah azze ve celle hazretleri evvel emirde muhterem Rehberimize ve zatınıza afiyetler ihsan etsin efendim.

 

Devrimin 30. senesi dolayısıyla zatınızı ve tüm İran Halkını tebrik eder daha güzel bir coğrafyada İslam sancağı altında sayısız 30 yıllar bir arada yaşamamızı rabbimden dilerim. Merhum İmam Ayetullah Humeyni’nin dünya mustazaflarına hediye ettiği İslam İnkılabı zahirde İran topraklarında filizlenip yeşerse de hakikatte bütün bir İslam coğrafyasında yüreği Allah ve Resul saa. Aşkıyla yanan insanlara bir rahmet, bir sürur kaynağı olmuştur.

 

Bu devirde dinlerin yönetimi olmaz dedikleri bir anda Merhum İmamın çıkışı tüm dünya dengelerini derinden sarsmış ve hangi dinden olurlarsa olsun, tüm ezilmiş halklara bir ümit olmuştur. Allah Merhum İmam Humeyni’den ve ardından yılmadan yorulmadan bu davayı taşıyan büyüklerden razı olsun. Şimdi davanın meşalesi Sizin elinizde ve Siz ve ekibiniz bu davayı tüm dünyada müslümana rahmet ve ümit kafire de korku ve keder vererek taşıyorsunuz. Allah gücünüze güç katsın efendim.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

İslam düşmanlarının ferç ferç üzerinize ve tüm İslam coğrafyasına yüklendiği günümüzde İran’ın ve Sizin kafir karşısında dik duruşunuz bizlere yarınlara dair ümit aşılamakta ve yüreğimizde küllendirilmek istenen imanımızın her daim dirilmesine sebep olmakta. İslam düşmanlarına karşı Rehberimizin ve İran halkının ve yönetiminin tavrı bizleri her zaman gururlandırmaktadır. Sesleri gırtlaklarından bir türlü çıkamayan Müslüman  halkların yöneticileri dilerim ki, gün gelecek sizleri örnek alacaklar ve sırtlarını dayadıkları duvarların ne kadar da çürük olduklarını göreceklerdir. Onlar bir gün nasıl bir inkılapla sarsıldıklarını göreceklerdir, biznillah.

 

Zatınızın bir devlet başkanı olarak örnek tavrınız, yaşantınız, halkının dertleriyle dertlenen bir liderin, sünnet üzere yaşayışın, Muhammedi bir toplum yöneticisinin nasıl olduğunu herkese göstermektedir. Seleflerinizin ve İnkılabın Rehberinin sade ve halktan biri olarak yaşayışları bizlere de başımıza seçeceğimiz yöneticiler konusunda numune teşkil etmektedir. Halkının derleriyle dertlenmeyen, halkı fakru zaruret içerisinde yaşarken kendileri lüks içerisinde yüzen devlet reislerinin, halklarının yönetimine veya verilen devlet vazifelerine Harun as. gibi gelip de Karun gibi ayrılanların sizlerden öğreneceği çok mühim dersler var efendim.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

İslam İnkılabının 30. senesinin tüm müslümanlara mübarek olmasını temenni ederim. İran halkı bu inkılabı kanlarıyla, canlarıyla ve sevgileriyle gerçekleştirdiler. 2500 yıllık saltanatın zulmü altında şehit düşen mü’min ve mü’mine İranlıların ümmete hediyesi olan bu inkılabın tüm dünyaya yayılmasını Mevla’dan murat etmekteyim. Rabbim İslam inkılabının gerçekleşmesi uğrunda şehit düşenlerin şefaatine bizleri nail eylesin. Bir gün tüm İslam devletlerinin ellerini bağlayan zincirleri kıracağını ve İslamın nuruyla yeniden yapılanacağını ümit ediyorum. Allah zalimler istemese de nurunu tamamlayacaktır.

 

Zatınıza olan derin sevgim ve saygım her vakit daha da ziyadeleşmektedir. Sizin ve İran milletinin geleceği için gecesini gündüzüne katarak çalışan ekibinizin bu davaya olan samimiyetlerinden zerre kuşkum yoktur. Zatınıza olan sevgim de, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, düsturundandır. Rabbimden niyaz ederim ki, ahir ömrümde zatınızla bizatihi tanışmak ve ehlibeyte kucak açan İran topraklarını ziyaret etmek fırsatını bu fakir kuluna nasip etsin, inşallah.

 

Daha güçlü bir İran ve daha güçlü bir Türkiye’nin umuduyla Allah’a emanet olun efendim,

Esselamu aleykum…

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

1/2/2009

Komşusu Aç İken Tok Yatanlar…

Komşusu Aç İken Tok Yatanlar…

 

Bir Pazar sabahı İstanbul’un yeni gözdelerinden Başakşehir’deyim. Eşimin ailesi burada ikamet ediyor. Kayınpederim etinden tırnağından arttırdıklarıyla Başakşehir’de 67,5 metrekarelik bir daire aldı. Kendi tabiriyle yirmi beş senelik kiracılık da bitmiş oldu. Bazı hafta sonları kayınpederlerimde kalırız. Her defasında rast geldiğim görüntüler ve İstanbul’un değişik semtlerinde rastladıklarım beni hep düşündürmektedir.

 

Sabah taze ekmek almak için sitenin merkezindeki markete ve yanındaki fırına gittim. Başakşehir ağırlıklı olarak İslami hassasiyeti olanların ikamet ettiği bir yer. Müslüman kesimin gözde mekânlarından birisi denilebilir.Bir çok tanıdığım, yakınlarının yerleşmesi veya çocuklarını daha iyi yetiştirmek gibi kaygılarla Başakşehir’e taşındılar. Dışarıdan bakınca da hali vakti yerinde olanların toplandığı bir yer haline geldi. Son zamanda ikamete açılan 5. etap ve 125–150 metre karelik yerleşim yerlerinde elit bir Müslüman yapı oluştu.

 

Kişiler varlıkları ölçüsünde yaşam standartlarını geliştireceklerdir.  Ayda 2000–3000 lira geliri olan bir insandan Esenler’de veya Ümraniye’de mütevazı bir dairede yaşaması beklenemez. Elbette fertler gelirleri ve istekleri doğrultusunda bir yaşam tarzı belirleyeceklerdir. Fakat ortaya koyduğu kimlikleri yaşam tarzlarını seçerken etkin olmak durumundadır. Benim sözüm Müslümanlara. Sıkıntım da Müslümanlarla. Bende elhamdülillah Müslümanım. Ve Müslüman toplumun içerisinde gördüğüm bazı aksaklıklar, Müslüman bireylerin ya da ailelerin modernizme kurban olmaları, modern yaşamın gereklerini benimsemek zorunda hissetmeleri beni üzmektedir.

 

Başakşehir ise hem benim sık gözlem yaptığım bir yerleşim yeri olması hem de kendime dert edindiğim aksaklıkların burada daha fazla göz önünde olması hasebiyle mevzuumuza bahis olmaktadır.  Ve yeri gelince İslami hassasiyeti olmayan insanlar tarafından da temsil gösterilmektedir. Kaç tane komşumdan veya bir vesileyle dialogta bulunduğun insandan örtünme, İslam vb. konular geçince “sen hiç Başakşehir’e gitmedin mi, sen hiç şu imam hatiplileri görmüyor musun” gibisinden numune gösterilmektedir.

 

Basında olur olmaz yere dillendirilen mahalle baskısının değişik bir örneğini ben Başakşehir’de yaşıyorum. Maddi durumu gayet yerinde olan Müslüman kardeşlerimiz ve bacılarımız kılık kıyafetleriyle olsun hal ve davranışlarıyla olsun, bindikleri araçlarla olsun daha alt gelir seviyesindeki Müslüman kardeşlerini adeta ezmekteler. Ben şahsen bir Müslümanın ben kazanıyorum ben harcarım zihniyetinde olabileceğini kabullenemiyorum. Allah mal mülk ve evlatlarımızı bizlere imtihan için vermiştir. Tamam diyelim ki, zekâtını veriyor, sadakasını veriyor ve hayır hasenattan geri durmuyor. Yinede ben Müslümanım diyene ve lafa geldiği zaman en veciz şekilde dertlerimizi savunan insanlara lüks ve şatafatlı bir yaşamı yakıştıramıyorum.

 

Pazar sabahı ekmek almaya gidiyorum. L Bloklardan bir hanım efendi yanında da dünya tatlısı bir kız ile az önüme çıkıyorlar. Hanımın eşarbı canlı bir kırmızı ve aynı tona yakın deri bir pardösü giyinmiş. Ayaklarında da mevsime uymayan topuklu bir ayakkabı ve bu fona uygun bir makyaj hâkim. Her birisinden geçtim tam önümde duraklayınca eşarbının markasını da okuyabildim. “VAKKO”. Günlerdir süren Gazze dramı ve haykırılan boykot çağrıları bu beldemizde de yankılanmakta. Ama bacımızın örtüsü Vakko. Kızıyla beraber az ötemizdeki siyah bir şaroki marka cipe bindiler. Pazar sabahı bir ihtimal küçük ablanın kursuna gidilecektir.  Cipin lpg li oluşu da ayrı bir komedi.

 

Yıllardır medyada fırtınalar estirilen türban olayına bir örnek olsun diye yazmadım bunları. Biliyorum Müslüman bacılarımızın çoğu böyle değiller. Zengin denebilecek bir varlığa sahip olup da emri ilahi ölçüsünde yaşayan ablalarımız annelerimiz daha çoklar. Ama bu mü’mine bacılarımız rablerinin ölçüsünde yaşadıkları için göz önünde değiller ve toplum içerisinde de saygınlıklarını kadınlık onurlarını muhafaza eden bir duruşları var. Allah hepsinden razı olsun. Örnek olarak getirdiğim hanımefendi ve bu tarzda sokaklarımızda arzı endam eden bacılarımız sayıları az dahi olsalar göze batmakta ve İslami ölçütlere uymamaktadır. Kişileri tekdüze etmek benim hattim değil. Allah da kullarına yaşam tarzlarını seçme iradesini lütfetmiştir. Bu bacılarımızın hayata bakışları yaşamdan beklentileri nedir ne değildir bilemem. İnanıyorum ki, her birisinin kendince haklı sebepleri vardır. Ve benim gibi kendilerine serzenişte bulunanlara kendilerince haklı sebepler sunacaklar, sanene be adam diyeceklerdir. Ama olmuyor. Her ne olur ise olsun bir hanımın başörtüsü İslamın sembolüdür. Ve tesettür içerisinde yapılan her davranış birilerince direk Islama mal edilmektedir. Kimse durup kişiyi birey olarak tenkit etmezken, ama şöyleler böyleler diye bir genelleme ile Müslümanları eleştirmekteler.

 

 Müslüman isek sorumluyuz demektir. Biz Afrika’daki kardeşimizin sıkıntısından, Filistin’deki ablamızın gözyaşından, Mardin’de okuluna gidemeyen küçük kızımızın derdinden sorumluyuz. Komşumuz aç iken biz tok yatabiliyorsak kendimizi tekrar tekrar hesaba çekmemiz gerekir. Bu hadisi şerifin manasından üst kattakiler yan binadakiler anlamıyorum ben. Müslümanlar kardeşsek kardeşimiz ihtiyaç içerisindeyse biz rahatımıza bakamayız. Onların dertleriyle dertlenmedikten sonra Allah nurunu tamamlamayacaktır. Hangi kavim küresel bir İslam kardeşliği şuuruyla davamıza sahip çıkarsa Rabbim nimetini onlara bahşedecektir.

 

İslam düşmanlarının tüm imkânlarını seferber ettiği asrımızda bizim meselelerimizi bizden başka halledecek yoktur. Birlik şuuruyla kardeşlik şuuruyla yaşamalı ve attığımız her adımın sorunluluğunu, ağzımızdan çıkan her kelamın sonuçlarını hesap ederek yaşamalıyız. Ben vazifemi yaptım kardeşim gerisi beni ilgilendirmez zihniyeti bir mü’minde asla zuhur etmemelidir. Kendimize devamlı surette Efendimizi sav ve Ehlibeytini ve seçkin ashabını örnek almalıyız. Bize bu dini getirip teslim edenler Allah dostları hepimizden zengin insanlardı ama varlıklarını sadece Allahın dinine adadılar. Evlerimiz, bineklerimiz, kılık kıyafetlerimiz, sosyal yaşantımız İslamlaşmadıkça ben Müslümanım demek bir yerde anlamını yitiriyor.

 

Selam ve dua ile…

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com