« Önceki | Sonraki »

18/6/2009

Güven Meselesi

Güven Meselesi

 

Hayatta hiçbir zaman olması istenen, tahayyül edilenle önümüze çıkan gerçekler birbirine uymamaktadır. Bu bakımdan insanların çoğu iç dünyalarında besledikleri düşünce ve tasavvurlarının dış dünyadaki açık ve çiğ gerçeklerle karşılaşması ve bu karşılaşmanın kendilerinde meydana getirdiği çatışma neticesinde yersiz bir kötümserliğe uğramakta, hatta çok kimse bu kötümserlik yüzünden hayata küsmektedir. Bahis konusu olan şey insanların tasavvurlarıyla gerçek idealleriyle yaşanılan hayat, istekleriyle hayal kırıklıkları, ihtirasları ve hayalleriyle vardıkları netice arasında meydana gelen açık tezattan ibarettir. İstisnalar bir tarafa bırakılacak olursa hemen hiç kimse hayattan istediği kadarını elde edemez. Çok gerçek ve de çok da acı olan bu şeylerden çok bahsedilmiş, çeşitli yönlerden olmak üzere birçok eserler meydana getirilmiştir.

 

Bazı kimseler insan kaderinin akışını değiştirmeye imkân olmadığını, yaratılışla her şeyin alnımıza yazılmış bulunduğunu kabul ederek kötümser bir boyun eğişle herkesin kaderine razı olması gerektiğini ileri sürmüş, kimisi de irade ve gayret sarfı ile kötü talihin yenilebileceğini iddia etmiştir. Fakat çok genç olanlarla unutmaya yüz tutan kimselere bu konudan tekrar söz açmak faydalı olur. Aşırı derecede duygulu, hayalperest, istek ve ihtiraslarla dolu, kısaca iç yaşayışı bakımından çok zengin bir karaktere sahip olup da içine çekilmiş muhafazakâr ve mahcup kimselerin hayatın acı darbelerini yemeleri mukadderdir. Onlar hiçbir zaman kolay kolay istek ve ihtiraslarını gerçekleştiremezler ve sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. Bu duruma düşen bir insan tamamıyla kendi içine kapanır, yavaşça kendi nefsine ve hayata karşı olan güvenini kaybetmeye, kendi iç yaşayışının istekleriyle, dış hayatın apaçık ortada duran gerçekleri arasında devamlı bir bağdaşmazlık ve çekişme yaratmaya başlar.

 

Başlarından böyle bir acı tecrübe geçmekte veya geçebilecek olan kimselere hemen şunu hatırlatmak gerekir ki, hayat ne ise odur. Bütün acıları tatlılıklarıyla önümüzdeki açık bir gerçek olarak durmaktadır, hiçbir zaman onun istediğimiz gibi olmasına imkân ve ihtimal yoktur. Hayatın kendi isteklerimize uygun bir akış takip etmesini istemek bile bile gerçeklere yüz çevirmek demektir.

 

Bunu söylemekle asla insanların kendi ideallerinden prensiplerinden vazgeçmeleri gerektiği düşüncesi akla gelmemelidir. Ancak mümkün olduğu kadar iç dünyamızdaki çatışmaları yenmek ve onları asgari bir sınıra indirgemek suretiyle gerçek dış hayatın icaplarına uymayı da bir parça olsun bilmek gerekir. Bu şekilde hareket edemeyenler gerçeklerden kopar ve böylece bir cemiyet içerisinde kendilerini tamamıyla yalnız hissederler. Hiç değilse ideallerimizin çeşitli sebeplerle gerçekleşemeyeceği zamanlarda bu veçhile hareket etmek en akıllıca bir tutum olur.

 

Bilâl Atış

 

b.atis73@gmail.com

7/6/2009

İzin Ver

İzin Ver

 

Ah ülkem, gözü yaşlı analar coğrafyası

Ah! Toprağın kan ve gözyaşıyla kutsandığı diyar.

İzin ver güzel bir şiir yazayım ben de.

İzin ver hatıralarımı serpeyim bozkırlarına

İzin ver gözyaşlarımla sulayayım umutlarımı

Yaşım kırka yaklaştı, yaşlanıyorum artık

İzin ver güzel bir şiir yazayım ben de.

Adımı ansınlar sarı buğday başakları arasında

Başaklar okusun şiirlerimi rüzgârlar altında.

 

Ah! Ülkem bağrı yanık analar coğrafyası

İzin ver ümitlerimi yeşerteyim toprağında.

Kardeş türküleri, barış nameleri okuyayım

Hürriyete dair, aşka dair şiirler söyleyeyim.

Ah! Ülkem kanla kutsanmış diyar,

İzin ver kefenimi kendi ellerimle biçeyim.

 

Ben de güzel şiirler yazayım, adını

Tarihe kazımış usta misali

Bardağımda demli çaylar, odamda çocuk kokusu

İlham perilerinden aşk şarabı içeyim

Bilmiyorum dertli günlerde geceler kaç saat sürer?

 

Ah! Her dem dertli kadınlar coğrafyası,

Sancılı yüreklerin geçmez mi sabahı?

Ah! Yunusların, Abdalların toprağı

Rumi’nin yurdu, İbrahim’in ocağı

Ah! Bağrı şehit dolu Anadolu

İzin ver güzel bir şiir yazayım

Son demimi içmeden son nefesimi vermeden.

 

Bilal Atış

31/5/2009

Özlem

Özlem    

 

Her şey soğacak benden,

Bakışların değişecek seninde.

Bense,

Öylece kalıvereceğim odamda,

Senin isteğince.

Dönerim sağıma bir sabah

Yokluğunu görürüm.

Bilirim bahar gelmiştir,

Renk gelmiştir dudaklarına.

Umut gelmiştir,

Ateş gelmiştir arzularına.

Dönüşünü beklerim

Gidişin dönüşü olmaz bilirim.

Fakat dönüşünü beklerim.

Ümitlerimde

Bir yığın kırıklık

Düşüncelerimde

Bir tutam saadet,

Gözlerimde

İki damla yaş

Dönüşünü beklerim.

Gidişin dönüşü olmaz bilirim.

Fakat dönüşünü beklerim.

Şarkılar seni hatırlatır bana,

Gözlerini, gülüşünü

Denizi özlüyorum

Seninle olan hatıralarımızdaki

Akşamları özlüyorum.

Kulaklarımda sesin var

Biliyor musun, seni seviyorum demiştin,

Seni çok özlüyorum.

 

Bilal Atış/İstanbul

21/5/2009

Bir Başkadır Mayıs Ayı

Bir Başkadır Mayıs Ayı

İstanbul’un kasvetinden uzakta Orta Anadolu’nun ortasındayım. Konya vilayetinin mesire yeri burası. Meşhur Meram bağalarındayım. Dedemin, teyzelerimin gençliklerini, ilk duygu yüklü iç geçirişlerini yaşadıkları bağlar eskide kaldılar. Yine de Meram bir başka güzel. Mayıs soğukların bitip bunaltıcı sıcakların başlamadığı tatlı serinlik iklimi, mayıs tabiatın en feyizli zamanıdır. Doğayla beraber yüreklerin de yeniden yeşerdiği aydır mayıs. Kalplerin yeni sevdalar, yeni heyecanlar aradığı aydır.

 

Mayıs çiçek ve renkleriyle muhteşemdir. En parlak, en coşkun, en güzel renkler bu ayda toplanmıştır. Ateş renkli güller, kan rengi gelincikler, kar gibi yaseminler, papatyalar zümrüt renkli yeşillikler arasında gözlerimizi ve gönüllerimizi her zamankinden daha fazla ferahlatırlar.

 

Mayıs nefis kokularıyla büyüleyicidir. Etrafımızda gönlümüze ferahlık veren kalbimizi açan kokular duyarız. Komşu bahçelerdeki bir şebboyun, kıvrak bir karanfilin, penceremize tırmanan bir hanımelinin, balkonumuza sarılan bir yaseminin, güle rekabet eden leylakların sıcak, baygın efsunlu kokuları başımızı hafifçe döndürür. Tatlı bir mayıs yağmurunun ardından ormanın, toprağın sarhoş edici rahiyası ciğerlerimize şifa olur.

 

Doğada duymaya alıştığımız sesler bile bir başkadır mayıs ayında. Tabiatı dinleyiniz. Sanki esrarengiz bir çalgının, görünmeyen perilerin sanatkâr parmaklarından dökülen eserlerin ilahi namelerini işitiyor gibiyiz. Bu ay ruhların dinginleştiği, gönüllere feyiz aktığı, tabiatın yeniden dirildiği aydır. Mayısta rüzgarın, kuşların, dalgaların sesleri başka bir iz bırakır ruhumuzda.

 

Mayıs ışıklarıyla bir şaheserdir. Gök kubbe latif, güneş daha bir yakındır. Geceler daha bir parlak, yıldızlar daha şen göz kırparlar. Mehtap daha bir sihirlidir. Aşıkların yüreklerine daha şedit ilhamlar inzal eder.

 

Ormanı dinleyiniz. Yaprakların, taze filizlerin rüzgârla cilveleştiğini duyacaksınız. Kuş seslerine kulak veriniz, birbirlerine yeni bir baharın heyecanıyla nameler fısıldarlar. Böceklerin, vızıldayan arıların, hüzünlü cırcırların her biri kendi lisanınca aşkını ilan eder. Çiçekten çiçeğe konan kelebekler sevda peşindedirler. Taştan taşa seken ırmağın billûr şakırtıları nehirdeki balıkların fısıltılaşmaları hep sevdalarındandır.

 

Bu ayda kalplerimizde sevmek ve sevilmek ihtiyacının ağırlığını her zamankinden daha fazla duyarız. Ruhlarımız bu ayda bu ezeli ve ebedi kuvvete sevginin ruhlara duyurduğu ilahi asil heyecana her zamankinden fazla muhtaçtır. Mayısta her şey, her ses, her güzellik, her koku, her renk bize aşkı ilham eder. Sev, der. İnsanı insan kılan hislerden birisidir sevmek, ilahi aşka yönelmek. Sev, der. Aşk fazilettir. Fedakârlıktır. Feragât, vefakârlık bu kelimenin içinde erir adeta. Sev, der. Mümkün olduğu kadar fazla sev, ayırmadan, kırmadan sev. Yargılamadan, ötekileştirmeden sev. Tertemiz duygularla. Mayıs ayının doğayı yeniden canlandıran meltemi ilahi aşk rayihalarıyla canlandırsın yüreklerimizi. Adımız sevgi olsun, emelimiz sevmek. Bağrımıza basalım cebeldekini, ovadakini de, bağrımıza basalım karyedekilerini de medinedekilerini de.

 

Sevgimiz mayıs meltemleriyle buhar olsun ve çisil çisil düşsün Ayşelerin, Berfinlerin üzerine ama gözyaşı olmasın anaların göz bebeğinde.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

13/5/2009

Yine Hayır Yine Başakşehir

Yine Hayır Yine Başakşehir

 

Başakşehir İstanbul’un bir çok semtine nispetle İslâmi hassasiyeti fazla bir semtimiz. Bu Başakşehir’in, sokakları diyemeyeceğim, sitelerinin arasında, marketlerde, park alanlarında gezinirken hemen kendini göstermekte. Başakşehirli hanımların bir araya gelerek tesis ettikleri bir hayır merkezi var, Başakşehir 1. etapta üstlenen, “Başakşehir Yetim Destekleme Merkezi”. Gazze acı içinde içimizi dağlarken bu hanımlar güzel çalışmalar yapmışlardı. Şimdi yeniden sahnedeler ve yeniden hayır için ellerinden geleni esirgemediler. Hepsinin evlerinin bitmeyen işleri vardı, hepsinin tahsil çağında evlatları ya da küçük bebekleri vardı. Ama bunların hiçbirisi bahane olmadı, hayır yolunda yarışmak için. Yine bir hayır vardı, yine Başakşehir vardı.

 

İHH’ nın Filipinler devletinin zulmünde inleyen Moro Müslümanları için inşasına giriştiği bir yetimhane projesine katkı olmak amacıyla “Yetim Dayanışma Kermesi” organize edildi ve başarıyla sonuçlandırıldı.

 

Yetim Dayanışma Kermesi

1 Mayıs bütün dünyada işçi bayramı olarak kutlanırken, memleketimde akla zarar olaylara sebep olurken Başakşehir’de bir bayram havasında geçti. Bu ne işçilerin bir bayramıydı ne de baharın gelmesiydi kutlanan. Yetimlerin başlarını okşama yarışıydı, yetimlerle dayanışma adına bir kermes başladı 01 Mayıs 2009 günü

 

Başakşehir 4. etapta hizmete yeni açılan Vadi Center’da, (neden Türkçe isim bulamazlar), giriş katında 10 Mayıs  tarihine değin süren kermes başladı. Gönüllülerin, esnafların, ilçenin içinden ve ilçe dışından katılımcıların destekleriyle alışveriş ve kültürel faaliyetlerle dolu bir on gün Başakşehir gündemini doldurdu. Maksat para kazanmak, maksat hoş vakit geçirme değil. Maksat bizler görmesek de yardımlarımızla bir yetimin başını okşamak, maksat Allah rızası için bir şeyler yapılırken çorbada bir tutam tuzumuz bulunsun demek. İster Anadolumuz’un herhangi bir yerinde olsun isterse Moro’da olsun bir yetime daha sıcak bir çorba, sıcak bir döşek sağlamak.

 

Namaz Resimleri Sergisi

Kermese damgasını vuran ve ben fakire göre kermesten daha fazla ilgi uyandıran etkinlik bir resim sergisiydi. Sıradan bir sanatsal faaliyet değildi bu. Bir tema belirlenmiş; Namaz. Namazı yaşamımızın her anına çivi gibi çakan bir sergi idi. Ressam Arif Ergün’ün fırçasında tuvale dökülen renkler kâh bugünden, kâh geçmiş asır efsanelerinden namazı ve namazın ehemmiyetini hissettiren ilahi mesajlara dönüşmüş. Onlarca kitap okunsa da bir resmin anlattıklarını karşılayamıyor bazen. Arif Ergün’ün çalışmaları da bugünün müslümanına çok şeyler düşündüren, çok şeyler kazandıran eserlerdi. Annem ve Eşim kermesten alışveriş yaparlarken ben sergiden ayrılamadım.

 

Eserlerini Allah rızası için düşünce ufkundan tuvale aktaran Arif Ergün her türlü taktiri hak ediyor. Allah başarılarının devamını getirsin temennileriyle Arif hocam.

 

Amaç

Başakşehir İHH teşkilatının kurduğu “Yetim Destekleme Merkezi” Filipinler zulmü altında asırlardır direniş sergileyen Moro’lu kardeşlerimize bir yetimhane inşası projesi geliştiriyor. Tahmini yüz elli bin dolara mal olacak bu yetimhane inşasına katkı için bu kermes düzenlendi. Hayırlı bir niyetle yola çıkıldı ve hayırlı sonuçlar alınacaktır inşallah. Bizler sadece Filistin, Çeçenistan derken ümmet içerisinde sayılamayacak kadar mazlum kardeşimiz bizlerden medet umuyor, yardım bekliyor. Binlerce mil uzağımızda 15. asırdan buyana direniş mücadelesi veren Moro da bu kavimlerden sadece birisi. İHH burada bir yetimhane inşası için kolları sıvadı ve bu yetimhanenin tesisi de Başakşehir Yetim Destekleme Merkezi’ne verildi. Allah niyetlerini kabul eylesin ve emellerine nail eylesin inşallah.

 

Moro

Bugün Filipinler olarak adlandırılan coğrafyada 13. asırda İslamlaşan halk 15. asırda bölgenin İspanyol denizciler tarafından kolonileştirilmeye başlanmasıyla zulme maruz kaldılar. Moro Müslümanları bugün tarihçilerin tespitiyle 15. asırdan beri İslâmi direniş vermektedirler. Bu cihat İslâm tarihinin en uzun soluklu mücadelesi olarak bilinmekte. Ülkelerinin azamisi Hıristiyanlaştırıldığı halde Bangsemoro eyaletinde yaşayan Müslüman halk direnişine aralıksız devam etti. Bugün Bangsemoro Müslümanları “Moro İslâmi Kurtuluş Cephesi” liderliğinde direnişlerine devam ediyorlar. Filipinler hükümeti de Müslümanlara uyguladığı zulmü azimle sürdürmektedir.

 

Başakşehir kermesinin kapanış etkinliğine Bangsemoro’nun Minderao şehrinden katılan Moro İslâmi Kurtuluş Cephesi yetkilileri ülkeleri ve içinde bulundukları durum hakkında bizleri bilgilendirdiler. Minderaolu kardeşlerimizi dinlerken, ne kadar da rahat bir hayat sürdüğümüzün, cennet misali bu ülkede ne kadar asılsız şeyleri dert edindiğimizin bir kere daha farkına vardım.

                                  

Kermesin kapanış etkinliği İHH Yetkililerinin  katılımıyla ve Başakşehirli Gönüllü hanımların ikram ettikleri güzel bir akşam yemeğiyle gerçekleşti. Açılış tarihi 1 Mayıs günü İşçi Bayramı’na denk gelen kermes bir tevafuk mudur, 10 Mayıs akşamı Anneler Günü son buldu. Morolu annelerin yüreğine umut olacak, Başakşehirli annelerden Morolu annelere sevgi eli olacak bu kermes.

 

Elbette kermesin tamamı kâr olsa da bu meblağ yeterli değil. Oturduğu yerden binlerce mil uzaktaki yetimlerin başını bir sünneti seniye duyarlılığıyla okşamak isteyen, maddi durumu müsait kardeşlerimiz varsa, Yetim bir Peygamberin şefaatine ermek ve kendi ardından gelenlerin de bir gün yetim kalabileceklerini düşünerek, Başakşehir Yetim Dayanışma Merkezi’yle irtibata geçebilirler. (0538 562 64 93)

 

Allah tümümüzün hayırlarını makbul eylesin efendim.

 

Bilal Atış

b..atis73@gmail.com

7/5/2009

Kur’an’a Muhtacız

Kur’an’a Muhtacız

 

Ne yazık ki her geçen gün eğitim sistemimiz her zamankinden daha fazla Kur'an ahlakına muhtaç. Görünen o ki Türkiye’de eğitim sistemi acı sinyaller vermekte. Ecnebilerin dedikleri harfiyen yerine getirildi. Türkiye de Kur'an kapatıldı kadınlar açıldı.

Hayatın her noktasında Kur'an’ın rehberliğine muhtacız. Ne var ki geleceğimizin garantisi olan nesillerin yetiştirilmesinde Kur'an'ın rehberliğine daha ziyade ihtiyacımız var. Az sayıda manevi değerleri gözeten eğitim kurumları mevcut olsa da bu kurumlar Milli eğitimin ahvalini değiştirecek boyutta değiller.

 

Bu çöküş bugünkü bir mesele değil. Tanzimat’ın ilanını müteakip yüz elli yıllık bir süreç. Bunu açmaya ciltler kifayet etmez. Amma olayı ellişer yıllık üç döneme ayırabiliriz. Avrupa’yla bütünleşme sürecinde ilk elli yılda eğitim sistemimizden ruhun hâkimiyetini bitirdiler ve akla bağlı ve aklını rehber edinen bir nesil ortaya çıktı. İkinci elli yılda akılla olan bağlar da koparıldı ve beş duyusuyla hareket eden bir nesil ortaya çıktı. Ruhtan bağları kopartılan bir neslin eğittiği nesiller akıldan noksan olarak ortaya çıktılar. Son dönem gençliğimiz tamamen duyularından da kopuk. Sadece içgüdülerine tabi bir görüşün pençesindeler. Düşünmüyorlar, akıl etmiyorlar. Acıkınca yiyorlar, şehvetleri kabarınca onu tatmin yoluna gidiyorlar. Hangi yoldan olduğu mühim değil. Sadece içgüdülerinin esiri bir nesil yetişiyor.

 

Otuzlu kırklı yıllarda orta mektepten mezunlar bugünün fakülte mezunlarından daha üstündüler. Bugün liselerimizden mezun olanlar içleri boşaltılmış ve ruhlarıyla tamamen irtibatları kesilmiş bir nesil. Kur’an-i Kerimin hayattan uzaklaştırıldığı bir toplunda çürüme ve yozlaşma önü alınmaz bir hızla sürüyor. Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri ve Avrupa Birliğinin her dediğine evet diyen bir zihniyet neticesinde İslam’dan adım adım uzaklaştı. Ne acı ki Tanzimat ile vatanı elde eden zihniyet sonunda Nasıralı Isa (as) nın da öğretilerine uymayan bir toplum ortaya koydu.

 

Türk toplum düzeni milli ve manevi değerlerine rücu edemezse ne Cumanın hayrını görecektir ne de Pazarın. Cumartesi sahiplerinin eline bu ülke bırakılmamalıdır.

 

Bilal Atış

 

b.atis73@gmail.com

28/4/2009

Ebu Süfan’ın Mekke’si

Ebu Süfan’ın Mekke’si

 

“Bugün Mekke’de Al-Makam kulesinde çok özel bir mülk için karar verme zamanı…”

Bu satırlarla başlayan bir ilan günlerce mütedeyyin insanların satın aldıkları gazetelerde neşredildi. Bu, Mekke’de inşa edilen kulelerin “Beytullah” manzaralı resmi ile süslenmiş bir ilândı. Her görüşte içimi acıtan, her defasında beni üzen bir ilândı. Tevhidin simgesi, mütevaziliği ve sadeliğin ihtişamıyla gönülleri fetheden Muhammedî Mekke yani Beytullah. Öte tarafta ise küçümseyen nazarlarla Beytullah’a tepeden bakan devasa gurur ve kibir anıtları kuleler vardı. Yani Ebu Süfyan’ın Mekke’si.

 

Beytullah  diye isimlendirdiğimiz Kâbe-i Şerif rivayetlere göre yeryüzünde hiçbir imar hareketi yok iken melekler tarafından inşa edilip  tavaf edildi. Geçen süre zarfında Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler tarafından tekrar inşa ve imar edilerek bugüne değin tevhidin tek simgesi olarak geldi.

 

Hazreti Adem Cebrail as. yardımıyla ilk binayı inşa etti.Tufandan sonra baba oğul tevhit dinin devasa isimleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail bu kutsal mekanı Rabbin emrine binaen yeniden inşa ettiler. Hz. Nuh ile Hz. İbrahim arasındaki sürede bir beyt mevcut değilse de yeri belliydi ve Allah aşkıyla yanan yüreklerin ve karanlıktan bunalan erlerin sığınağı olmakta idi.

 

Hz. İbrahim oğluyla beraber Kâbe’yi yeniden inşa ettikten sonra Allah’ın emri üzerine tüm insanlığı bu kutsal mekânı haccetmeye çağırdı. O günden bu zamana değin insanlar cihanın dört bir yerinden bin bir meşakkate katlanarak, yüreklerinde Rablerinin çağrısına icabet etmenin sevinciyle Mekke’ye gelmekteler.

 

Hz. Muhammed sav. efendimizin elleriyle tamiratını yaptığı bu kutsal mabet zaman içerisinde değişik devletler zamanında tamiratlar gördü. Genişletilme çalışmaları yapıldı ve devrin mimari anlayışına göre zamanımıza kadar geldi.

 

Tarih sahnesinde yer alan devletler, saltanatlar bu kutsal beyte hizmeti bir onur bildiler ve şanına yakışan hizmetlerde bulundular. Bu topraklara sahip olan ecdadımız kendilerini her zaman Beytullah’ın hamisi değil hizmetçisi gördüler. Şimdiye değin de Mekke’de Kâbe’nin yüceliğini gölgeleyecek bir yapılanmaya rastlanmadı. Adem as.dan Muhammed sav. efendimize değin bu mübarek belde ve bu mübarek beyt kutsiyetiyle gönüllere taht kurdu, kurmaya da devam edecektir.

 

Bugün Hz. Muhammed’in sav. Mekke’sinde devasa binalarıyla Kâbe’ye tepeden bakan gafletin ve gururun anıtları, Ebu Süfyan’ın Mekke’si yükselmektedir. Bir Kuveyt firması Mekke’de, Kâbe’nin hemen yanında inşa edilen Zemzem Tower (isim kalmamış herhalde) konutlarını Anadolu’da muhafazakâr(!) insanlara pazarlamaya başladı. Devremülk usulüyle kullanım hakkı satılan bu daireler 10 bin dolardan başlayan fiyatlarla müşteri beklemektedir. Elle tutulacak, onaylanacak bir yer yok. Bütün hacıların gözleriyle gördüğü ve kınadığı bir gerçekten başlarsak, yüksek tepelerin arasında küçücük bir vadide bulunan Kâbe’nin etrafı muhtelif oteller ve Kraliyet sarayı gibi haddinden fazla yüksek binalarla çevrili durumdadır. Acı bir hatıra da bundan altı yedi sene evvel Kâbe’ye bakan tepelerden birinde Osmanlılar tarafından inşa ettirilen Ecyad Kalesi’nin yıkılmasına feveran eden muhafazakârların bugün Ebu Süfyan’ın Mekke’sinde devremülk hayalleri kurmasıdır.

 

Eskiden ev yaptırırken civardaki caminin kubbe yüksekliğini tecavüz etmemeye çalışan Osmanlı görgüsü Ebu Süfyan’ın Mekke’sinde buharlaşmaktadır. Kaldı ki, bir kudsî mekân düzenleme örneği olarak Kâbe civarındaki yapılaşma İslam mimarlığı ve medeniyeti namına yüz kızartacak derecede utanç verici bir rezâleti gözler önüne sermektedir.

Abdulmuttalib’in yetiminin kendilerine peygamber olarak gönderilmesini hazmedemeyen gurur ve kibir abideleri, Kureyş müşrikleri,  dün gerçekleştiremediklerini ne yazık ki, bugün gerçekleştirdiler. Hangi duygu ve düşüncenin eseridir bilemiyorum, Kâbe’ye tepeden bakan bu binalar Mekke’ye Ebu Süfyan’ın hatırasını geri getirmektedir. Bu ucubelerde oturmak için müslümanlar hatırı sayılır meblağlar ödemektedir.

 

Bu ucubeyi Türkiye’de pazarlamaya kalkışanlar daha işin başında, “böyle şey olmaz; Türk müslümanlar bu projeye fikren ve rûhen katiyen iştirak etmezler, satamayız” diye düşünmeliydiler. Oysa ki, kulelerdeki dairelerin kapanın elinde kalacağını pekâlâ tahmin edebilmekteyiz. Böyle muhafazakârdır bizim müslümanlarımız. Türkiye’de muhafazakârlaşmanın da ilmî, dinî ve medenî bir kıstası ne yazık ki yok. Modern tüketim kalıplarına uygulanan küçük makyaj değişiklikleri, eğitimsiz ve milli kültür mânâsında derinliksiz muhafazakâr-dindar kitleyi ikna için yeterli olmaktadır. Bu sebeple dindarlık, muhafazakârlık radikal ve bükülmez bir hareket değildir.

 

Gazze’de, Batı Şeria’da, Eritre’de, Sumatra’da, Cibuti’de, Diyarbakır’da insanlık onuruna yakışmayan hayatlar sürecek müslümanlar ve muhafazakârlarımız Beytullah’a metrelerce yüksekten nazar edecekler, ne kadar has müslüman olduklarının huzuruyla. Allah’a daha yakın olmak için 8250 dolar verecekler, Allah rızası için umreler yapacaklar, memleketlerinde milyonlar açlık sınırının altında yaşarken ve anlata anlata bitiremeyecekler metrelerce yüksekten Allah’ın evini seyretmenin hazzını(!)

 

Sırtına hasırların izi çıkan, karnına açlıktan taş bağlayan, inşaatlarda elleriyle kerpiç taşıyan, taş kıran, çiğ et yiyen bir kadının oğlu (sav) nun ümmetimi yoksa ebu Süfyan’ın misafirleri miyiz ya Rab!

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com