« Önceki | Sonraki »

24/8/2008

Fark var mı?

Fark var mı?

 

Yazmak için kendimi zorlamıyorum. Sahifelere bir şeyler kendiliğinden dökülüyor. Zorlandığım şey ise, gündemden kopabilmek. Kafamızı, sohbetlerimizi meşgul eden her şeyi bir kenara bırakarak hikâyeler, şiirler yazmak istiyorum. Köyde tarlaları, şehirde tramvayları yazmak istiyorum. Ama beceremiyorum. Defterime kalemime sarılmak için Taraf okumak yetiyor. Geçen Ahmet Altan’ın bir yazısına takılmıştım, bu sefer de (20.08.08) Orhan Miroğlu’nun iki okuyucusundan aktardıkları takıldı kalemime.

 

Bir Türk ve bir Kürt kardeşimiz olayların iki ucundan derlerini dökmüşler Miroğlu’na. Fark var mı aralarında yahut ne farkımız var bizim. Nasname.com adlı sitede de Kürt münevverlerin yazılarını takip etmeye çalışıyorum. Türklerin Turancılığından mı, yoksa bir asra yakın tepemizde dönüp duran altı ok zorbalığından mıdır? Kürt kimliklerini öne plana koyan insanlarımızda da ırkçı bir yaklaşım seziliyor.

 

Benim dünya görüşüm sadece müslüman kimliğimizin uyum içerisinde yaşamamıza yeter kanısında. Müslüman kimliğimi ortaya koyarken Anadolu ikliminde bizimle beraber harmanlaşmış Ermeni, Süryani, Rum ve başka kimlikleri de Anadolu ortak kültür paydasında, Ortadoğulu kimliği altında kucaklayan bir dünya görüşü, bu dünyayı da öte dünyayı da kucaklayan bir dünya görüşünden bahsediyorum. Birer birer vurulan askerlerden nasıl bir haz alabilirler. Dağda vurulan Kürt’ün kendi davasını savunmasam da onun da anasının yüreğinin yanacağını biliyorum. Şehit annelerinin acısı kadar cumartesi annelerinin de sızıları dinsin diyorum.

 

Bakırköy’ünde yaşadığım için ermeni vatandaşlarla sürekli haşır neşirim. Senelerdir devam eden azınlık olmanın sıkıntılarını zaman içinde hissetmeseler de devamlı içlerinde taşıyorlar. Özellikle gazeteci Hrant Dink vurulduğu günlerde Ermeni komşularım sürekli bir tedirginlik içinde idiler. Senelerdir kendileriyle sohbet ederim ve senelerdir bu cemaat hep CHP kadrolarına oy vermiştir. T.C. çatısı altında, Kemalizm maskaralığı içinde insanları birbirlerine düşman eden zihniyetin siyasi motifini desteklerler. Bunun sebebini sorunca da Atatürkçüyüz diyorlar. Ya rabbi, her türlü baskı da Atatürkçülük adına yapılmadı mı?

 

Kerbela’da İmam Huseyn’i şehit edenler Masum İmam’a kılıç çekenler kılıçlarını İslam adına çektiklerini iddia ediyorlardı. Ama imamın ardında namaz kılanlar İmam’ı ve ailesini Şam’ın ırkçı taassuplarına kurban ettiler. Şimdi de Emire itaat farzdır söylemiyle müslümanları zulümlerine boyun eğmeye zorluyorlar.  Her yerde böyle, sırf bizde olsa!

 

Bizler bir dal sigarayız. Bir sarım sigaranın içerisinde değişik tonlarında sarının ve değişik boylarda tütün kırıntısının birer neferiyiz. Türküz biz, Zazayız, Kırmanız, Sorani’yiz, Süryani’yiz biz. Ermeni’yiz. Kimimiz Hanefi kimimiz şafi ise kırıntılar arasında Şia’mız ve Caferi’miz ve bir dal sigaranın içerisinde Aleviyiz ya da isyankarız halikımıza. Ama bir dal sigaranın içinde biriz biz. Bizden olmayanlar, bir dal sigaranın içindeki huzuru hazmedemeyenler, huzursuzluktan bulanlar huzuru, bir adi kibrit çöpüyle tutuşturdular ya, duman duman yanıyoruz şimdi. Ağır ağır eriyip küle dönüyoruz. Yanmaya devam ederken bir dal sigara hepimiz küle dönüyoruz. Bizi biz yapan benliklerimizle yok olup gidiyoruz.

 

Bilal Atış                                                                                                                  23.08.2008

b.atis73@gmail.com

 

 

 

12/8/2008

OKUMA SANATI

OKUMA SANATI

 

İlmin en büyük bir silah olduğu ve bilginin alabildiğine hızlı seyrettiği günümüzde okumayanın kaybedeceğini söylemek asla bir kehanet sayılamaz. Bu pencereden hayata, imtihanı kazanmak için gelen bizler hangi açıdan bakarsak bakalım okumaya mahkum olduğumuzu asla unutmamalıyız.

 

Peki okuyor muyuz? Yada okuyorsak bu yeterli mi? Bugünkü halimize bakanların okumanın yeterli olduğunu söylemesi elbette büyük bir haksızlık olur. Çünkü toplumumuzda okuma alışkanlığının henüz oturmadığı bir gerçek. Böyle bir zeminde okumayı öğrenmek ve onun yüksek erdeminden bahsetmek abesle iştigal gibi olur.

 

İlmin en büyük silah olduğuna inananlar için okuma eylemi, hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alır. Okuma eylemine alışmamış ve onu hayatın bir parçası haline getirmemişler için bu durum marjinal bir seçim olsada okumanın insani bir eylem olduğuna inanan için bu asil eylem her ferdin insanlığa bahşedeceği bir borcudur.

 

Okumanın erdemini yakalayanlar onun hayatı anlamlı kılan, boyutlandıran ve ferde alternatif yollar takdim eden bir eylem olduğunu idrak etmenin mutluluğunu yaşarlar. Fakat yaşadığı toplum kitaptan, insanı bu erdemli eylemden soğutur, ve adeta kitapsız zemin üzerinde kaydırır ki, bugün okumamanın altında yatan en büyük sebeplerden biriside budur.

 

Okumak insani bir eylem. Bunun için olsa gerek insan sayısınca okuma çeşitlerinin ortaya çıkması normal. Ne kadar çok yol ve yöntem ortaya çıksa da, önemli olan okumanın lüzumuna inanmak ve onu günlük hayatın bir parçası haline getirmektir.

 

Okumanın en büyük vasıtalarından birisi şüphesiz kitaptır. Gelişen teknoloji bu alanda çeşitli seçenekler sundu.Bilgisayarımızın başından ihtiyacımız olan sayısız belgeye ekran vasıtasıyla ulaşıyoruz. Bugün bilgi edinmede sınırlar ve sorunlar açıldı. Ama bunlardan hiç birisi kitabın yerini tutmuyor. Kitap kokusu düşkünü olan insan için bir vazgeçilmez. Okumanın sırlı dünyasına girip, tadına doyum olmayan mutluluğu yakalyanların kitaptan ayrı kalmaları düşünülemez. Bu noktada kitap insan için hayatının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Hiç bir kitap düşkünü insan kendisinden bir parçanın gitmesine rıza göstermez.

 

"Okumak varlığın sırrına ermek ve hayatı yaşamaktır" derler. Okumayı kendilerine uğraşı edinenlerin geleceğin dünyasında söz sahibi olacaklarını söylemek kehanet sayılmaz. Okumayı alışkanlıkların en asili kabul eden fert ve toplumların arzu edilen noktayı yakalayarak insanlık tarihinde nasıl etkin bir yere sahip olduklarını görmek için tarihe kısa bir nazar yeterli olacaktır. Okumanın insani bir eylem olduğunu söylemek abesle iştigal olsa da, okumanın alabildiğine zayıf olduğu bizim gibi toplumlarda bu konunun sık sık vurgulanması ve gündeme getirilmesi luzumludur. Toplumumuzdaki okumama hastalığına baktığımızda muharrir Namık Kemal'in neredeyse bir asır evvelki tesbiti hala kulaklarımda çınlıyor. "Okumayı öğrenmek güç sanattır. Ademin hayvaniyeti yemekle, insaniyeti okumakla kaimdir" Tesbitin ne derece doğru olduğunu belirtmeye gerek yok. Herkese kitap dolu günler temennisiyle....

BİLAL ATIŞ                                                                                             09/08/08

6/8/2008

İstanbul Otogarında

İstanbul Otogarında

 

Ataköy bloklarından, Yeşilköy’ün kadim sokaklarından, Boğazın zenginlerinden kimselere rastlayamazsınız burada. Ama Türkiyemin her parçasından bir insanın yolu mutlaka düşer otogara. İstanbul otogarı yılın her anı ve günün her saati minik bir Türkiye’dir. İstanbul’un Anadolu’ya ve Balkanlar’a açılan kapısı yurdun hakiki sahiplerinin milletin bir kaynaşma noktasıdır. Her vilayetten, her kasabadan otobüsler saat başı, yarım saate bir gelirler giderler.

 

Tunceli’nden Tekirdağ’ına, Sivas’tan Hopa’ya değin buram buram Anadolu kokar. Kasketi yana kaymış, ceketini omzuna atarken bir yandan da sigarasını tüttüren amca bey belki de Çarşambalıdır. Başına doladığı beyaz yaşmağının altında el örgüsü yeleği ve çiçekli basmasıyla dizi dizi çuvalların başındaki annemiz Yozgat’ın bir köyünden. Yanında duran siyah çarşaflı yengeler kendi lisanlarınca halleşiyorlar, bir yandan da Diyarbakır otobüsünün kalkış saatini beklerler. Umutları, düşleri, beklentileri Diyarbakır’dadır, kendileri İstanbul ellerinde olsalar da.

 

Sorunca hepsi nedense vilayetini demezler. Of’ludur, Niksar’ladır, Besni’lidir. Anlarım ki, kendileri İstanbul’da bir yaşam mücadelesi verseler de, gönülleri, içlerinin bir parçası memleket topraklarında kalmıştır. İstanbul otogarı Türkiye’nin harman olduğu bir mekân olarak çıkar karşınıza. Eskiden Topkapı’da Anadolu ve Trakya otogarı olarak iki noktada hizmet verirkenki karmaşa ve şamata burada yok dense de benzer sahnelere arar sıra şahit olmak yine de mümkün.

 

Memleketin her vilayetinde yeni modern otogarlar inşa edilmekte ve insanımıza hizmet vermekteler. Ne var ki, milyonlarca vatan evladını barındıran İstanbul’un kargaşası da, anıları da bir başka. Anadolu’da Haydarpaşa istasyonu ve Harem otogarı insanlara hizmet veren geçitler, Avrupa yakasında da Bayrampaşa otogarı şehirler ve Milletler arası trafiğin yükünü taşıyorlar.

 

Yazıhanelerin önlerinde indirilen, bindirilen yükler arka cihette otobüslere yükleniyor. Burada da ayrı bir kargaşa hâkim, memlekete bir parça fazla öteberi götürme telaşındaki insanlar la muavinler arasında bitmeyecek tartışmalar. Sonuçta yolcu kazanacaktır. Müşteri daima haklıdır düsturu burada da hâkimdir çünkü. Bir taraftan da peronlara yanaşan otobüslerden hasretler, sevinçler ve belki de acılar inmektedir. Memleketten gelen öteberi ve eş dost ile yüreklere hapis olan toprak özlemi yeniden depreşir.

 

Bir fırsatını bulup köyüne gidecek olanlar sabırsızlıkla otobüslerinin kalkacağı saati beklerken, valizlerini bagaja teslim etmişler ve tekrar tekrar biletlerinden numaralarını kontrol ederler. Gayri ihtiyari bir davranıştır aslında, farkında olmadan biran evvel kalkış saatine erişmek isterler. Tiryakiler otobüs kalkmadan son sigaralarını bitirme gayretindedirler. Hanım ablalar heyecanla son bir kez daha lavabo ihtiyaçlarını giderme derdindedirler.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde yoğunluk biraz düşse de insan eksik değildir otogarda. Gidip gelenler bizim insanımızdır. Yüreğindeki sevgiler ve gurbetin hasret türküleridir dudaklarda gezinen. Memleketine giderken, sıladaki akrabalarına erişmenin heyecanıyla kabına sığmayan insanımız günler ya da haftalar sonra aynı peronda otobüsünden inerken biraz da olsa hüzünlüdür. Yeniden anakentin pençeleri arasında yaşam mücadelesine başlayacak ve kaybolup gidecektir milyonlarca İstanbullu olmayan ama İstanbullunun arasında.

Bilal Atış                                                                                                     05/08/08

b.atis73@gmail.com

 

 

                                                                                            

6/8/2008

AYETULLAH UZMA SEYYİD ALİ SİSTANİ

AYETULLAH UZMA
SEYİT ALİ HÜSEYNİ SİSTANÎ

Rahmetli Seyyid Hui Kuddise Sırruh’un minberi, yarım yüzyıl içerisinde İslam düşünce coğrafyasında tüm ilimlerde ve İslamın her alanında; çok değerli, büyük, faziletli pak meyveler vermiştir. Öyle ki; onun eliyle; İslam, ilim ve toplum içinde fedakarlıkla hizmet eden yüzlerce fakih, müçtehit ve değerli alimler yetişmiştir. Bu gün onlardan bir çoğu ilmi merkezlerde, özellikle Necef-i Eşref ve mukaddes Kum şehrinde üstad olarak faaliyetlerini sürdürmekteler. Bazıları ise günümüzde ilmi ve sosyal alanların zirvesinde; eğitim, sosyal hizmetler, mercaiyet ve ümmetin liderliği mesuliyetlerini icra etmekteler.

Bunların içerisinde en önemlisi ve önde geleni üstadımız; “Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hüseyni Sistani” Dame zilluh’dur.

Şimdi bu değerli şahsiyetin yaşamına bazı başlıklarla kısaca değineceğiz:

1.      DOĞUMU VE EĞİTİMİ  

1349 (Hicri  - Kameri) yılının Rebi’ul evvel ayında imam Rıza Aleyhi’s Selam’ın şereflendirdiği mübarek Meşhed şehri yakınlarında dindar bir ailede; ilim, takva, keramet ve seyyidler ocağında dünyaya geldi. Ve bu kutsal mekânda faziletler içinde yetişti, olgunlaştı.

İlk ve orta eğitimini (Arab edebiyatı, belagat ilmi, temek akli ve dini ilimler) değerli üstatlar huzurunda gerçekleştirdi.

Yüksek derecede Usul, Fıkıh, akli ilimler ve ilahiyat bilimleri eğitimini o mübarek belde de Muhakkik Mirza Mehdi İsfahani Rahmetullahi Aleyhi gibi değerli üstatlar huzurunda tamamlayarak tahsilinin gelişimi, kemali ve bazı değerli alimlerden istifade edebilmek için 1368 (H.K) yılında mukaddes Kum şehri ilim merkezine hicret ettiler. O günlerde bu mukaddes ilim merkezi eğitimini; Ayetullah Uzma Seyyid Hüseyin Burucerdi Kuddise Sırruh’un emeği ve mercaiyetinin gölgesi altında sürdürmekteydi.

Ayetullah Seyyid Burucerdi Kuddise Sırruh’un Usul ve Fıkıh dersleri özel bir metot ile tahkik ve tatbik üzere bütün fıkhi hadisler ve islami görüşleri kapsayıcı, oldukça ciddi idi.

Seyyid Ali Hüseyni Sistani Dame zilluh, bu kaynaktan kamilen yararlanmanın yanı sıra Hadis ve Rical ilminde de kemale erişmiş, Ayetullah Hüccet gibi faziletli, büyük üstatlardan da önemli ölçüde yararlanmıştır.

Seyyid Ali Hüseyni Sistani Dame zilluh 1371 (H.K) yılında Alevi feyzinin kaynağına ulaşmak, Necef-i Eşref’in meşhur, eski ilim merkezinde bulunan üstatlardan da yararlanmak, ilahi kabir ve Peygamber ilminin pak kapısı Hazreti Emir el müminin Ali Aleyhi’s Selam’ın yakınında olabilmek için Kum’dan ayrılarak Irak’a gitti.

Onun Necef’e geldiğini o günlerde, orada bulunan ilim merkezlerinin dersleri; verim coşku, heyecanın doruğuna ulaşmıştı. O bütün gücü ile kendini ilmi esaslara ve fakihliğe verdi. O diyarın büyük, meşhur, tecrübeli üstatlarından çok derin istifadeler etti.

Bu değerli şahsiyet, on yıldan fazla fakih ve müçtehitlerin üstadı Ayetullah Uzma Seyyid Hui Kuddise Sırruh’un derslerine katıldı ve o günlerde Necef ilim merkezinin değerli büyüğü  ve mesulü olan Hazreti Ayetullah Uzma Seyyid Hekim’den de büyük ölçüde yararlandı.

Derslerinde çok titiz, derin görüşlere sahip olmasıyla meşhur olan Ayetullah Uzma Şeyh Hüseyin Hilli’nin huzurunda bir devre bütün Usul derslerini okudu. O Meşhed, Kum ve Necef gibi mukaddes ilim merkezlerinde yıllarca eğitim görerek Usul ve Fıkıh’ta öğrenim ve öğretim de bulunmuş ayrıca bir çok ilim dalında büyük tecrübe, derin ilim sahibi olmuştur.

1381 (H.K) yılında Şeyh Ensari Rahmetullahi Aleyh’in Mekasib’i üzerinden içtihat derslerine başladı bu kaynak üzere yıllarca içtihat dersleri verdi. Daha üst düzeyde içtihat derslerini şerhi unvanı ile Seyyid Muhammed Kazım Tabatabai Yezdi Rahmetullahi Aleyh’in Urvet’ul Vuska’sıyla sürdürdü. Bu dönemde Taharet, Humus, Namaz ve Namazla ilgili bir çok konuda geniş içerikli dersler verdi.

Bu değerli şahsiyet 1384 (H.K) yılının Şaban ayında yüksek içtihat derecesinde Usul dersleri vermeye başladı. Bu dersilerin üçüncü devresini 1411 yılının Şaban ayında tamamladı; Onun yetiştirdiği bir çok alim üstatlarından kazandıkları Usul ve Fıkıh derslerindeki değerli bilgileri ders olarak vermeye başladılar.  

2.      İLMİ DEHASI

Hazreti Ayetullah Uzma Seyyid Ali Sistani Dame Zilluh, üstatların yetiştiği ilmi merkezlerdeki derslerde hızla parladı.

Ders arkadaşları ve üstatları arasında; araştırma, tahkik, eleştirme, değerlendirme kudretinin kuşatıcılığı, konulara hakim olması, ilmi iradesi, bir çok ilmi konularda özellikle Fıkıh, Usul ve Rical ilmindeki derinliği ve başarısından dolayı tanınıyor ve övülüyordu.

… O değerli şahsiyetin üstünlüğü herkes tarafından açıkça bilinmekteydi. O, genç yaşta üstadı (Ayetullah Uzma Seyyid Hui) tarafından yazılı olarak içtihat izni alan ender şahsiyetlerdendir. Diğer üstadı olan Hazreti Ayetullah Şeyh Hüseyin Hilli’de içtihat şahadetnamesini 1380 (H.K) yılında yazılı olarak vererek onun faziletlerini, ilmi derinliğini ve üstünlüğünü övmüştür.

İyen aynı yıl içerisinde Fakir, Muhaddis, Rical uzmanı büyük araştırmacı Allame Hacı Ağa Bozorgi Tehrani yazılı olarak verdiği şahadetinde onun Rical ve Hadis’teki ilmi maharetini özellikle belirterek onun yüksek ilim makamını övmüştür.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, bu değerli şahsiyetin ilmi makamının göstergesi olan izin ve şahadetnameleri alması ve bu denli övgülerle şahsiyetinin tanınması, onun henüz otuz bir yaşını doldurmadığı günlere rastlamaktadır. 

3.      DÜŞÜNCE VE ESERLERİ

Ayetullah Uzma Sistani Dame zilluh otuz dört yıl boyunca üst düzey Fıkıh, Usul ve Rical eğitimi vererek çok büyük hizmetler göstermiştir. Onun bu ilmi cihadı, Fıkhi çabaları ve araştırmalarının meyveleri oldukça fazladır. Bunlardan bazısına işaret edeceğiz.

Daha öncede değindiğimiz gibi Şeyh Ensari Rahmetullahi Aleyh’in Mekasib’ini üst düzey dersi olarak verdi, bu öğretimini sona erdirdiği dönemde Taharet, Kaza, Humus, Fıkıh’ın bazı kaide ve bahislerini (Faiz, Takiyye, ilzam, kaidesi … gibi) ders olarak verdi. Bu derslerinin bir kısmı kitap olarak da basıldı. Ayrıca üç devre kamil olarak Usul dersi verdi bu derslerindeki bazı bahisleri kitap olarak yayınlandı. Bu değerli şahsiyetin bazı öğrencileri  de üstadlarınının bu derslerini beyan ederek yayınladılar.

Bu değerli üstad, tahkikat ve çalışmalarında çok ciddi, dayanıklı, yorulmak bilmezdi. Bütün bu çalışmaları, eğitimini yanı sıra birçok konularda araştırmalar da bulunmuş ve çok sayıda değerli eserler yazmıştır. Onlardan bir kısmını burada kısaca sıralıyoruz:

1-     Şerhi Urvet’ul Vuska

2-     El Buhus’ul Usuliye

3-     Kitab’ul Kaza

4-     Kitab’ul Bey’i ve’l Hıyarat

5-     Fi’l Libas’il Meşkuk fihi

6-     Fi Kaidet’il Yed

7-     Fi Salat’il Misafir

8-     Fi Kaidet’il Tecavüz ve’l Firag

9-     El Kıble

10- Et Takiyye

11- Kaidet’ul ilzam

12-  İçtihat ve Taklit

13- Fevaid’ul Ğareviyye

14- Er Riba

15- Hücciyetu Merasili  Ibn-i  Ebi Umeyr

Ayrıca ilmihal kitabı olan Tevzih’il Mesail kitabı Türkçe de olmak üzere bir çok dilde yayınlanmıştır. 

4.      EĞİTİM METODU

Onun eğitimdeki metodu ilmi merkezlerdeki bir çok üst düzey dersleri veren üstatların metodundan farklı ve ayrıcalıklıdır. Bu ayrıcalık ve imtiyazın başka göstergesi şunlardır:

(a)   Bir Konuyu Beyan Ederken Onun Tarihini ve Temellerini Tanıtır:

Bu beyan felsefeyle ilgili olsun; “Müştak’ın terkibi, özellikleri gibi veya Akaidi olsun, Teâdül ve Terâcih gibi. O böylece hadislerde meydana gelen ihtilafların imamların zamanında düşünsel ve akaidi mücadeleler ve siyasi ortamlardan kaynaklandığını ispatlar. Bur konunun tarihsel yönünü çok iyi bilmek doğal olarak o konunun tüm yönleriyle anlaşılmasına, sorunların halline büyük ölçüde yardımcı olmaktadır.

(b)   İlmi Merkezdeki Düşüncelerle Çağdaş Kültürlerin Arasında Bağlantı Kurmak:  İsim ile edatın arasındaki fark zati midir yoksa arazi midir? Konusunda “Kifayet’ul Usul” kitabının yazarının görüşünü tercih etmekle beraber kendi görüşünün temelleri, yeni felsefi teoriye dayanmaktadır. Yani zihin bir konuyu iki şekilde tasavvur edebilir. Eğer konuyu müstakil ve net bir şekilde düşünüyorsa buna isim denir. Eğer konuyu bazı vesileler sayesinde düşünüyorsa buna edat denir.

Örneğin; “Emir” cümlesinin ne manaya geldiğini bazı sosyologların tanımladığı gibi beyan eder ve şöyle buyurur: “ Taleb veya emir, ya rica ya da istek manasına gelir; insanın toplumdaki konumuna göre değişir.”

(c)   Özel Fıkhı İlgilendiren Usûllere Önem Vermek:  İlmi Merkezlerdeki öğrenci, Fıkıhta bir çok pratik bir sonucu olmayan bazı konuların üstatları tarafından aşırı bir şekilde bahsedildiğini görmektedir. Örneğin “Va’z (Karar kılma) itibari midir, tekvini mi? Veya ilmin konusu nedir? … gibi.

Ama üstad Sistani istinbat (hüküm çıkarma) ile ilgili olan usullerde (usül-ü ameliye, teadül-teracih, umum-husus gibi) gerçek ilmi temele ulaşmak için çaba harcamakta, pratik neticesi olduğu kadar o konu hakkında beyanda bulunmakta.

(d)  Yenilik: 

 İlmi Merkezlerin bir çok üstatları maharetli olmalarına rağmen yenilik ruhuna sahip değildiler. Öyle ki; işlenen konunun cevherine inmekten ziyade sadece görüşlerine bağlı kalmakta konuyu dipnotlarla geçiştirmektedir. Üstad ise; mevcut görüşleri öne sürer, kendisine göre daha güçlü olan görüşü belirterek düşün ve sonuca ulaş gibi cümleleri kullanır.

(e)   Müşriklerle Evlenmenin Caiz Olması Meselesinde ve Aynı Şekilde Tezahüm Kuralında (usulde bir kaidedir):

 Fakihler bunu sadece akli bir konu olarak ele alır. Ama Seyyid Sistani  bu kaideyi  şu şekil açıklanan “iztirar” (zorunluluk) kaidesi ile birlikte ele alır: Allah-u Teala bir şeyi haram kıldıysa, zorunlu olanlar için ve iztirar kaideleri uygulamada aynı neticeyi verir. Bazen bu gibi konuların uygulama alanını genişletir. Tıpkı “Namaz beş durum dışında tekrar kılınmaz” kaidesinde olduğu gibi. Fakihler bunu normalde sadece namaz konusunda uygulasalar da Seyyid Sistani bu rivayeti şu rivayet ile birlikte neticelendirir: “Sünnet farzın sıhhatini bozmaz” gibi. Namazda ölçü farzın sünnetten öne geçmesidir. Aynı ölçü vakit ve kıble de uygulanabilir. Diğer farzlar ve sünnetlerde böyledir. Vakit ve kıble de namazın farzlarındandır.

(f)   Nassa Geniş Açıdan Bakmak:

Bazı fakihler nassın sadece kelimelerinin sınırlarına bakarak hiçbir zaman nassın delâletinin kapsamına dikkat etmezler ama bazı  fakihler rivayet ve nassın söylendiği ortam ve şartlara dahi dikkat ederek, hadisin de delâlet ettiği hükme etki eden diğer etkenleri de göz önüne alırlar. Örneğin: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Alih evcil eşeklerin etinin yenilmesini Hayber gününde haram etmiştir. Eğer nassın sadece kelimelerini göz önünde bulundurursak evcil eşek etinin yenilmesinin haram veya mekruh olduğunu söyleriz. Ama ayrı rivayete geniş açıdan bakarsak görürüz ki Hayber günü Yahudilere karşı bir savaş vardı; savaşta da silah ve diğer gereksinimlerin taşınması için o günkü hayvanlara ihtiyaçtan dolayı idi. Bu rivayet maslahat nedeni ile söylenmiş olup, haram veya mekruha delâlet etmez. İşte üstadımız Seyyid Sistani bu grup alimlerdendir.

(g)  Hüküm Çıkarmak İçin Gerekli İlimlerdeki Uzmanlığı:  

Seyyid Sistani’nin görüşüne göre bir fakihin gerçek ve kamil fakih olabilmesi için; Arap edebiyatını, şiirini, Arapların sözlerini iyi bilmesi ve böylece nassın delâletini mevzu yönünden anlaması gerekir. Ayrıca lügat kitaplarını, yazılış uslüblarını, bilmelidir. Çünkü bütün bu bilgiler, fakihin lügat aliminin sözüne güvenebilmesinde veya güvenmemesinde önemli etkendir. Ayrıca Ehl-i Beyt Aleyhimusselam’in hadislerini ve ravilerini çok iyi bilmelidir. Hadisin senedinin sağlam olduğuna güvenebilmek için rical ilmi bir müçtehit için zaruridir. Seyyid Sistani’nin bu konuda meşhur alimlerdin farklı bazı görüşleri vardır. Örneğin meşhur olan görüşte, ibn’ul Fezari’nin Rical kitabına, kitabı ona ait olmadığı veya tam güvenilir olmadığı gerekçesiyle pek güvenmezler ama üstad Seyyid Sistani bunu yeterli görmeyerek onun kitabının Şeyh Tusi ve Necaşi’nin kitaplarından daha güvenilir olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bir hadisin mürsel veya müsned olup olmadığı ve ravinin hangi tabakandan olduğu konusunda Seyyid Burucerdi’nin görüşlerine güvenir. Aynı şekilde hadislerin ve ravilerin; kaydı ve tespiti, asıl nüshaların ihtilaflarını iyice araştırmak gerektiğine inanır. Bu konuda Şeyh Saduk’un Tusi’den daha dikkatli olduğu şeklinde yaygın görüşü kabullenmez. Bazı sebeplerden dolayı Şeyh Tusi’nin daha emin olduğuna inanır. Bu uzmanlık yönlerini fakihlerin bir çoğu hüküm çıkarma esnasında pek önemsemezler hatta bazen bir kelimenin manasını bir lügatcıdan naklederken müellif ve telif üslubu hakkında pek araştırma yapmazlar. Bazı fakihler ise, Rical ilminde ve hadis kitapların hakkında fazla bilgi sahibi değildiler. Ancak  üstad Seyyid Sistani ile Seyyid Şehit Sadr bu konuda farklıdırlar, her ikisi de konuya yeni bir açıdan bakmışlardır. Konuyu günün ihtiyaçlarına göre değerlendirmektedirler. Örneğin; Seyyid Sistani bir lafzın kaç manaya delâlet etmesi konusunda, diğer fakihlerin acaba böyle bir şey felsefi açıdan mümkün müdür? Şeklinde hiçbir pratik faydası olmayan bahislerinden ziyade böyle bir durumun vuku bulup bulmadığından bahseder. Çünkü bir şey vuku bulmuşsa demek ki o şey mümkündür.

Teadül ve Teracih adlı usulü fıkıh konusundaki ihtilafların sebebinin de hadislerin muhtelif olmasından ileri geldiğini belirtir. Şerî nasları, ihtilaf sebebinin sınırlarını belirler; Bu konudan bahsedersek Ehl-i Beyt hadislerinden istifade eden fakihin karşılaştığı sorunların da çözmüş oluruz. Böylece; Kifayet’ul Usul kitabının yazarının müstahaptır hükmünün aksine değişiklik ve tercihlere gereksinim kalmaz. Aynı konuyu Seyyid Şehit Sadr’da sırf akli açıdan Seyyid Sistani gibi inceler. Ama Seyyid Sistani tarihi ve hadisle şahitlerle bu ihtilafın yok edilmesini sağlayarak önemli bir kaideyi ortaya koymuş ve fıkıh derslerinde de bunu uygulamıştır.

(h)  Çeşitli Mekteplere Yaklaşımı: 

Bir çok üstatların belirli bir mektep üzere ve tek yönlü bahisler ettiği maruftur ama Seyyid Sistani; Meşhed, Kum ve Necef medreselerinin fikirlerini birleştirir. O Meşhed alimlerinden Mirza Mehdi  İsfahani  (r.a) Kum medresesi fikir üstadı Seyyid Burucerdi (r.a), Hilli (r.a), Seyyid Hui (r.a) ve Şehit Seyyid Sadr (r.a)’in görüşlerini öne sürer. Böylece konunun çeşitli açılardan geniş olarak gözler önüne serilmesine yardımcı olur.

Fıkhi üslubu ise: onun fıkhi derslerindeki üslubu diğerlerinden çeşitli yönleriyle ayrıcalıklıdır.

1.      Şia Fıkhı İle Diğer Mezheplerin Fıkhını Yaklaştırmak:  Nass ile aynı zamanda yaşayan Sünni fakihlerin görüşünü öğrenmek –örneğin Muvatta-i Malik, Hırâc-ı Ebu Yusuf ve emsallerinde olduğu gibi- İmamlarımız Aleyhimusselam’in nassı buyururken neyi göz önünde bulundurduklarını öğrenmeye yardımcı olur.

2.      Bazı Fıkhı Konumlarda Yeni Kaidelerden Yararlanmak: Örneğin: Alış-Veriş ve muamelenin iptali   konularında Irak, Mısır, Fransız kanunlarına müracaatı.

Çağdaş kanunların fikrine vakıf olmak, insanda kanunla ilgili uzmanlık yaratır. Dolayısıyla fıkhi kanunların analizi senetlerinin genişletilmesi ve pratiğe dökülmesi daha da kolaylaşır.

3.      Fıkhi Kanunları Öne Sürmede Yenilik: Büyük alimlerimizin çoğu fıkhi kanunu öne sürerken eski alimlerin fıkhi üslubunu hiç değiştirmez, konuya hiçbir şey eklemezler sadece konunun dayandığı delilin var olup olmadığı veya sağlam olup olmadığındın bahsederler ama Seyyid Sistani bazı fıkhi kaidelerin öne sürülmesinde önemli değişiklikler yapmıştır. Mesela Seyyid Sistani  -daha öncede açıkladığımız gibi diğer fakihlerin ilzam olarak öne sürdükleri kaideyi diğer mezheplerin kanun ve görüşlerine “saygı” olarak niteler- Her kavmin kendisine nikahı vardır hadisi de bu üslubu onaylar.

5.     ŞAHSİYETİ

Şüphesiz Seyyid Sistani ile birlikte olan, onu tanıyan onunla irtibatı olanlar; onun Ehl-i Beyt Aleyhimusselam’in buyurduğu manevi özelliklere sahip, örnek bir şahsiyet olduğunu bilirler. İşte o ve onun gibi büyük alimler “Rabbani Alim” kelimesinin ve imam Aleyhisselam’in “işlerin yürümesi Allah’ın helali ve haramında emini olan alimler eliyledir” sözünün tecellisidir.

   Konuyu tamamlamak için derslerine katıldığımda kendi gördüğüm özelliklerinden bazılarını naklediyorum:

          A İNSAF VE KARŞI GÖRÜŞLERE SAYGI

Seyyid Sistani, ilim ve maarif aşkı ile dolu, hakikate ulaşmaya istekli, yapıcı görüşlerin özgürlüğüne inançlı olduğu için çok okuyup araştırır, çeşitli görüşlere hatta ilmi seviyede kendisi ile aynı düzeyde olanların görüşlerini de öğrenmeye çalışır; bazen derslerde kendi üstadı olmayanların dahi önemli görüşlerini belirterek naklederdi. Örneğin, Muhammed Rıza Muzaffer’in “Usul-ü Fıkh” kitabındaki görüşünü nakleder.

   Onun bu tavrı başkalarının görüşlerine uygun olan saygısını gösterir.

          B SÖYLEŞİDE EDEP

   Necef şehrinin üstatları ile talebeleri arasındaki ilmi bahislerin ciddiyeti meşhurdur. Bu talebenin ilminde güçlü olduğunun da göstergesidir. Ama bazen bu söyleşiler, boş mücadeleye dönüşmekte, hedefe ulaşmamakla birlikte talebeyi ilmi havadan uzaklaştırmaktadır. Seyyid Sistani’nin bahisleri ise cedel, susturma, saygısızlıktan kesinlikle uzaktır. O, üstatların veya başkalarının görüşleri konusunda alimlerin ve büyük şahsiyetlerin saygınlığını koruyan edepli, olgun kelimeler kullanır. Hatta karşı tarafın görüşleri bariz bir şekilde zaaf içinde olsa dahi. Hatta talebesine cevap verirken ona yol gösterici, irşat edici cevaplar verir. Eğer talebe içerikden uzak bir münakaşaya doğru gitse dahi. Seyyid cevabı ilmi bir şekilde tekrarlar, talebenin ısrarı karşısında ise susmayı konuşmaya tercih eder.

          C EĞİTİM AHLAKI

Eğitim, resmi bir görev veya bir miktar mal karşısında yerine getirilen bir memuriyet değildir. Bu durumda üstad, öğrencisini hiçbir zaman istenilen ilmi seviyeye ulaştıramaz, öğrenci eğitimde beklenen başarıyı elde edemez. Aynı şekilde eğitim sadece öğrenciye yol göstermek için ilmi bir çaba da değildir. Aksine eğitim, incelikli – hassas bir Risalet olup öğrenciye muhabbet, şefkat, merhamet ruhu vererek ilme ve ilmi edeplere teşvik etmektir. Eğer ilmi merkezlerde ve buraların dışında eğitim ve öğrenim konusunda bazı ihlaslı olmayan kimselere rastlanılsa da bu ilmi merkezlerde bir çok ihlaslı üstad eğitimi bir semavi risalet olarak bilirler; öğrenciye teorik ve pratik olarak kamil bir inayet gösterirler. Eğitim ahlâkına sahip en büyük örneklerden biri Seyyid Hekim (r.a)’dir. Seyyid Hui (r.a)’de aynı ahlâka sahiptir. Ben aynı huyu Seyyid Sistani’nin şahsiyetinde de gördüm. O öğrencilerine; üstatlara, alimlere ve fakihlere saygı göstermelerini öğütler tartışmalarında üstatları karşısında tavırlarına dikkat ederek saygılı olmalarını tavsiye eder ayrıca kendi üstatlarının ruhi hallerini, ahlaki yapılarını onlara anlatırdı.

   Bütün bunlar onun şahsiyetinin göstergesidir.  

          D TAKVA

   Necef’in bir çok büyük alimlerinin ilmi bahisleri, fitne ve karmaşalardan uzaktır. Ayrıca bu durum bazılarına göre menfi olup, gerçeklerden ve kutsal şeriatın tavrını ortaya koymaktan kaçış olarak nitelenmektedir. Ama biraz düşünecek olursak bu durumun müspet genel maslahat için kaçınılmaz ve şeriatın tavrı olduğunu anlarız. Şeriatın asıl tavrını ortaya koymak için uygun şartların varlığı zaruridir.

   İslami bi toplumda veya ilmi merkezlerde ortaya çıkan bazı karmaşalar, İslam şeriatındaki bazı temel mefhumların asıl manasını gizliyorsa ilk önce İslam alimleri şüpheleri gidermek ve gerçekleri ortaya koymak zorundadır. Eğer ortaya bid’atlar çıkarsa İslam uleması ilmini ortaya koymalıdır. Aksi takdirde hadiste zikredildiği  gibi iman nuru ondan çıkar gider. Ama eğer bu günde olduğu gibi fitneler ve taassuplar bir merciin üzerinde toplanmış ve sadece onun hedef almışsa, İslam alimleri ve bu cümleden Seyyid Sistani sukütu, vakarı, bu karmaşalardan uzak durmayı tercih ederler. Tıpkı Seyyid Burucerdi (r.a) ve Seyyid Hekim (r.a)’in vefatlarından sonraki durumlar gibi.

   Bugün de aynı hal lakap, şöhret, makam, cüzi ihtilaflar devam etmektedir; Seyyid Sistani züht ve tevazu içinde kiralık evinde sade eşyaları olduğu halde Irak’ta yaşamını sürdürmektedir. 

          E DÜŞÜNSEL NETİCE

   Seyyid Sistani, sadece bir fakih değil aynı zamanda bir kültür adamı olup çağdaş kültürleri yakından tanıyan ve çok iyi bilen bir kimsedir. Çeşitli medeni düşünceleri öğrenmiş, dünya düşünce sistemleri arasıda hem siyasi hem de ekonomik açıdan basiretli bir görüşe sahip olmuştur. Onun toplumsal ve idari konularda olgun görüşleri vardır.

   Ve Seyyid Sistani’ye göre, fetva, İslam toplumunun hayır ve salâhı için bir yoldur.

6.     MERCİLİĞİ

Necef-i Eşref’in bazı üstatlarının naklettiğine göre, Ayetullah Seyyid Nasrullah Müstenbit’in vefatından sonra bazı fazilet sahipleri Seyyid Hui (r.a)’in merciliğinde toplanmış ve ilmi merkezlerdeki faaliyetleri yapıcı bir şekilde ilerleterek bir platform aramışlardı. Seyyid Hui (r.a) de ilmi faziletleri, hattı ve safhası nedeniyle Seyyid Sistani’yi seçti. Seyyid Sistani, İmam Hui (r.a)’nin mihrabında namaz kılmaya, onun medresesinde dersler vermeye ve onun kitaplarına dipnotlar yazmaya başladı.

   Seyyid Hui (r.a)’nin vefatından sonra onun cenazesini geceleyin toprağa veren altı kişiden biri olup onun pak cenazesinin namazını kıldırmıştır.

   Daha sonra mercii taklitlik görevini ve ilmi merkezlerin liderliğini  üstlenerek icazeler veremeye, hukuk dağıtmaya ve Hadra mescidinde İmam Hui (r.a)’nin minberinde dersler vermeye başlamıştır. Onun merciliği Irak’ta diğer ülkelerde hızla yayılmaya başlamıştır. Örneğin; İran körfezi, Hindistan, Afrika…

   Özellikle de onun kültürel alandaki çağdaş fikirlerini bilen ilmi merkezlerdeki faziletli alimler, ilmi derecelere sahip kimseler, gençler arasında yaygındır.

   O, A’lemliğin etrafında döndüğü birkaç büyük fakihten birisidir; Buna hem Necef-i Eşref hem de mukaddes Kum şehrinin birçok ilmi merkezlerindeki uzman ve üstatlar şahittirler.

   Allah-u Teala onun gölgesini üzerimizden eksik etmesin.

www.sistani.org adresinden alıntılanmıştır.      Bilal Atış

 

5/8/2008

Resim Sanatı Işığında Batılılaşma yahut Bozulma

Resim Sanatı Işığında Batılılaşma yahut Bozulma

 

3 Kasım 1839 tarihi Gülhane meydanında Padişah Abdülmecit'in ve elçilerinin önünde Mustafa Reşit Paşa'nın okuduğu " Gülhane Hattı " ya da " Tanzimat Fermanı " Ortaçağ düzeninden koparak yeni bir " Islahat " döneminin, devletin bütün kurumlarının batıya göre temellendirilmesinin başlatılacağının ilan edildiği tarihtir.

 

Oysa bu fermanın altında yatan gerçek Osmanlı ülkesini siyasal ve ekonomik açıdan sömürge haline getirme planının yüzeysel görüntüsünden başka bir şey değildir. Başta İngiliz'ler olmak üzere batılıların politikalarını başarıyla sürdürmek, tam bir uydu ve kendilerine bağımlı kılmak için kültür kurumlarına da isteklerine uygun, yatkın bir biçim vermek üzere elden geleni esirgemediler.

 

Nitekim 28 yıl sonra 1867 Ağustosunda " Takvim-i Vekayi'de " çıkan bir bildiride "bütün bütün mahv ve münkariz olmak mertebesine... " gelindiği haykırılmaktaydı.

 

Abdülmecit, Reşit Paşa ve de " Devlet-i Osmanî " oyuna gelmişler, tam bir gaflet içinde kültür emperyalizminin kucağına düşmüşlerdi.

 

İşte Türk sanatında batıyı taklit etmek, batıya özenmek, öykünmek, kökle olan bağları koparmak bu yıllarda başlar. Mühendishane-i Berr-i Humayun' dan sonradan Şeker Ahmet Paşa, Halil ve Zekai Paşalar, yetişen İbrahim ve Tevfik Paşa gibi yetenekli kişiler, miralay Seyyit, Osman Hamdi, Hüsnü Yusuf, Servili Ahmed Emin, Ali Rıza Beyler, ister tarihi binaları, camileri, mescitleri ister esnaf çarşısı ya da İstanbul dan " manzaratül - fil- bahır " ları çizerek yerli konuları işlemiş olsunlar, tümü ya naturalizmin ya da empresyonizmin buyruğunda, rengiyle, çizgisiyle, dokusuyla geleneklere göreneklere ters düşmekteydiler. Duygulanmak, estetik tad almak giderek toplumla ilişki kurmak bütünüyle olanaksızlaşmıştı: Konuları bir yana bırakırsak her şeyi ile bize yabancıydı bu sanat.

 

Bu ressamların batıdan yurda dönüşleri, " Mektab-i Sanayi-i Nefise- i Şahane " nin kuruluşu doğal gelişimini sürdüren resim ve yontu sanatının ezilip geçilmesini, nakış, tezhip, hat sanatının gerileme dönemine girmesini sağlamıştır. Ama batı okullarının, batı tekniklerinin ne kadar güçlü çalışmalar vermiş olsalar bile bu muhterem ve rahmetlik sanatçıların yapıtları Türk toplumsal ve kültürel duyarlılığının çok uzağında kalmış olduğundan değer kazanmış, batı kopyacılığının birer güzel örneği olarak müze ve koleksiyonlarda ki yerini almanın ötesinde bir aşamaya ulaşmamıştır. Salt iyi ressam olmanın, güzel resim yapmanın yeterli olmayacağının bir kanıtıdır bu tarihsel olgu.

 

Söz hazır buraya gelmişken değinmek istediğimiz bir nokta var; bazı tarihçiler ve yazarlar, batıdan etkilenmiş olmaktan neden korkalım, koskoca bir tarih sürecinde Hint'ten Arap'tan, Fars'tan etkilenmedik mi, o güzel yapıtlar bu etkilenmenin hamuru ile sağlanmadı mı? diyorlar. Görünüşte sağlam bir mantık gibi geliyor. Ama durum öyle değil. Sözü geçen ülkelerle kültür benzerlikleri, istilalar nedeniyle uzun yıllar yan yana, iç içe yaşamış olmak, dilde, dinde, sanatta karşılıklı etkilenmelerin doğmasına yol açmıştır ki, bu çok doğal bir sonuçtur. Beraber yaşamanın getireceği aşılanmalar, benzemeler değişmeler olacaktı; bundan kaçınılmazdı ve gereği de yoktu; nitekim Anadolu'da doğmuş olan bir Yunanlı ile İstanbul’da bir otelin salonunda rastlantı olarak karşılaşıp görüştüğümde, bir Kayseri’li Türkle konuşuyor sandım kendimi. Türkçesinden, yiyeceğinden, âdetinden tutun giyimine kadar Türk'tü bu adam.

 

Oysa Batı ile olan ilişkilerimiz böyle mi? Onlardan salt esinlenme, etkilenme ile mi bugünkü duruma geldik? Yoksa baştan aşağı taklitçilikle, kopyacılıkla mı yozlaştık? Elbette ikincisi oldu. Şimdi bu nokta da önemli bir sorun ortaya çıkıyor. Etkilenme ayrı şey, taklit etme ayrı. Biz Doğudan etkilendik ama Batı'yı taklit ettik. Bu nedenle Batıdan aktarılanlarla bir özdeşlik kuramadık. Çünkü sosyal ve ekonomik yapılarımız arasında çok ayrılıklar vardı. Bizim Batıdan alacağımız uygarlıkla ilgili araç gereçlerdir. Endüstriyel, sanayi mamülleri gibi. Öz kazandırma, biçim verme, karakter tayin etme, güzellik kurma, uslup getirme, akım, okul yaratma bizden doğar onlardan alınmaz. Onlardan fırça, spatül, boya alınır. Bu arada akla teknikler geliyor ama aslına bakarsanız onların da bizden filiz vermesi gerekir. Bu konuyu genişlettikçe sorular ve sorunlarda yağmur gibi yağar. Onun için burada kesip asıl meselemize dönüyorum.

 

Bizim ondokuzuncu yüzyılı kapsayan dönemin ayağı toprakta sanatçılarımızı anımsamaya yöneldiğimzde primitifler ya da naifler diye adlandırılan Salih Molla Aşki, Fahri Mustafa Kaptan, Ahmet Bedri, Hüseyin Giritli ve bu çizgi de yapıtlar verenlerle hattatlar, nakkaşlar ve müzehhipler akla geliyor.

 

Ama asıl tümüyle dış etkilere kapalı Halk sanatçılarımız bizi düşündürmektedir. Onlarda ne taklit ne de kopya bulabilirsiniz. Çevrelerinden heybelerine kadar, sandıklarına değin resim sanatının en güzel örneklerini vermişlerdir. Halk sanatı büyük çoğunluğun sanatıdır ve aslolan odur. Daha önceki saraylı ustaların minyatürleri, paşaların pentürleri mutlu azınlığın dar sınırları içinde kalmıştır. Divan edebiyatı ile halk şiiri, Arap kırması musiki ile âşıkların  musikisi arasında ki ayrıntılar gibi, bu plastik sanatlarda da söz konusudur. Sorunu populizm çıkmazına sürüklemek istemiyorum. Yalnız şu gerçeğe yanaşmakla yani yüzyılların içinden özbenliğini yitirmeden  kopup gelen ve çoğunluğun malı olan Halk resminin varlığını unutmamamız gereğini belirtmekle yetinmek istiyorum. Halk sanatında estetik değerler, ögeler, öz-biçim ilişkileri, renk-çizgi oluşumları bilimsel yöntemlerle araştırılıp bir bileşime varılmaması sonucu bütün içindeki değerinin saptanmasına olanak vermiyor.

 

Böylece halk sanatının dışında kalan ve taklide dayanan resim, özden ve kökten nasipsiz, yabancılaşmış bir sanat türü olarak yakın tarihimize değil süregelmiştir. Bu sanat kolunda ki kişilikli, ulusal nitelikte, özgün ve sahici değerlere sahip bir uslup bir akım doğmamış ve Cumhuriyet tarihinde bir kaç ressamın kişisel çabalarıyla ortaya koydukları ürünlerin ötesinde bir sanat varedilememiştir. Bunun nedenini birazda bu çıkışlara karşı takınılan küçümseme, engelleme, gelişmesine, yaygınlaşmasına karşı çıkma tavrında aramak gerekir. Çağdaş denmiş, Batı denmiş ama bunun ne olduğunun tanımına kimse yaklaşamamış. Bir hükm-i karakuşi cinsinden yargılarla ortalıkta kalakalmıştır.

 

Çağdaşlık maskesi altında sürdürülen yabancılaşma dönemi hala geçerlidir. Oysa toplumcu sanatın - fanatik ve ırkçı anlayışın ötesinde - özünün ulusallıktan geçtiği, evrensel aşamalara buradan varıldığı, çığır açma geçidinin bu noktoda olduğu gerçeği bazı umut veren kıpırtılara karşın hala gereğince anlaşılmış değildir. Hele konu zorlamasıyla ulusallığa, yerelliğe varma gayretkeşlikleri sorunu daha batağa götürmektedir.

 

Gyorgy Lucascs bu konuda şöyle diyor: ".. Her ulusun geçirdiği evrim içinde kendisini belirleyen tarihsel koşulları yansıttığı gerçeğidir. İlkel komunizmin sona erişinden sonra değişik toplumlar ayrı ayrı biçimler almış, her Avrupa ulusu kendine göre bir derebeylik türü yaratmıştır. Derebeyliğin sona erişi onun yerini kapitalizmin alması, işçi hareketinin kendine özgü yapısı bile, ülkeden ülkeye önemli değişiklikler göstermiştir.. " ( Çeviri: Cevat Çapan )

 

Türk sanatını, toplumsal değişmelerin, gelişmelerin çok geç etkilemiş olmasının nedenini resmi kurulların gerici ve tutucu eylemlerinden, bürokratik engellemelerinde, muhteris, çıkarcı, gözü doymaz resim ağalarının ellerine geçirdikleri olanakları, köşebaşlarını sımsıkı tutup kimseye kaptırmamalarında aramak gerekir. Ama ne eylerse eylesinler, bir yapıtın kuruluşu, uslubu, karakteri, içeriği eğer kendi toplumlarına, çevrelerine yaslandırılmamışsa onlardan esinlenmemişse taş çatlasa halka sanatlarını kabul ettiremezler.

 

Herhangi bir ülkenin sanatçıları, hızını toplumdan almaz da dışarıdan ithal ederse bizim halimize düşer ve yerinde sayar. Bu konuda Plehanof sorunu ne kadar açık olarak ortaya koyuyor: " .. Sanat ürünleri toplumsal ilişkilerden doğan olay yahut olgulardır. Toplumsal ilişkilerin değişmesiyle birlikte insanların estetik zevkleri ve bunun sonucu olarak sanatçıların ürünleri de değişir.  Belirli bir toplumsal çağda yaşıyan bir kişi, hep bu çağın zevklerini yansıtan sanat ürünlerini tutar. Sınıflara bölünmüş bir toplumda belli bir çağa özgü zevkler, çokluk o toplumu meydana getiren sınıflara göre bölünürler.. "

 

Tanzimat'tan bu yana Batı'ya sıtkı sadakatla bağlı kalmış tek sanat kolu resimdir. Şimdi neden bu sanat kolunun gerilerde kaldığı, neden halkla aralarında büyük uçurumlar açıldığı çok daha iyi anlaşılmaktadır.

 

Acı bir gerçek olarak karşımıza dikilmiş duran bu durum, eğer kendimizi tanımaya ve memleket sever bir sanatçı gibi davranmaya yönelmezsek sonumuz geldi demektir.

 

Aşı, etki, esin, benliğimize kavuştuktan, varolduktan sonra söz konusu olabilir.

 

Çağdaşlık, kökü toplumda, suyu Türk kültürü kaynaklarında, özgün değişik ve değer taşıyan bir sanatla dünyanın karşısına çıkıp " biz de varız " demekle elde edilir.

 

Bize göre şaşmaz doğrultu, kapitalist ülkelere bağlılık anlamına gelen " çağdaşlık, etkilenmek " sözcükleriyle yumuşatılarak üstüne " sanat evrenseldir " tuz biberini dökerek yutulacak hap haline getirilen emperyalist boyunduruğa karşı koymak, albenili çağrılara direnç göstermek olmalıdır.

 

Bilal Atış                                                            04.08.2008

b.atis73@gmail.com

 

3/8/2008

ÎSRA Û MÎRAC

ÎSRA Û MÎRAC
 

     FİKRÎ AMEDÎ

Ji bo ku em hinek ayetên xwe nîşanî wî bidin, Xwedayê ku evdê xwe ji Mescîda Heram birîye Mescîda Aqsa ku me dora wê pîroz kiriye, ji kêmasîyan berî ye. Bi rastî ew bihîstkar û dîdar e. (Sûreta İsra-1)

Ji buyera ku di vê ayetê de tê qalkırın re, “İsra” û Mîrac” têgotin. Li gorî hedîsên sehîh ev buyer salekê berê hîcretê qewumî ye. Di hedîsan de û di gelek kitêbên sîyerê de di derheqê vê buyerê de gelek rîwayet hatine neqilkirin. Enes bîn Malîk, Malîk bîn Se’se’e,Ebu Zerê Xefarî û Ebu Hureyre (Xwedê ji teva razî be)  teferruata buyerê rîwayet kirine.  Ji xêynî vanan Hz. Umer, Hz.Elî, îbnî Ebbas, Ebu Seîd el Xudrî, Huzeyfe bîn Yeman û Hz. Aîşe jî  hinek birrên vê buyerê neqil kirine.

Di vê ayetê de Qur’an, qala qismekî rêwîtîyê tenê dike. Qala rêwîtîya ji Mescîdê Heram çuyîna Mescîdê Aqsa dike. Wekî ku di vê ayetê de jî tê qalkirin, mexseda Xwedê Teala, hinek ayetên xwe nîşanê evdê xwe bide. Qur’an ji vê ayetê pêve qala teferruata buyerê nake. Lê em teferrutên din ji hedîsan hîn dibin. 

Şeva Mîracê, Di meha Recebê şeva bist û heftan de ye. Mîrac tê maneya derencê. Di vê şevê de resulullah derketîye esmanan ku mahîyeta wî em nizanin.

Ehlê Mekkeyê bawerî nedianîn û pirr eza û cefa bi muslimanan didan kişandin. Pêxember pirr ber diket. Salek berê hîcretê pêncî û yek salî bu. Zeyd bîn Harîse girt û bi hev re çun Taîfê. Şîret û nesîhet li Taîfîyan kirin lê kesî bawerî pê neanî. Tinazê xwe pê kirin û bi destê zarokên xwe dan ber keviran. Ji ber vê buyerê re pirr xemgin bu. Pîyê wî di nav birînan de mabu û serê Zeyd şikiya bu. Resulullah pirr mahzûn û xemgîn bu.

Gava bi bêhêvî, xemgînî  û bi betilandî vedigerîyan, li kêleka rê runiştin. Li wir xwedîyê rez Şeybe û Utbe bi koleyê xwe Addas, ji her yekê re guşîyek tirî şand. 

Gava pêxember (a.s) tirî xwar, bi besmele destpê kir. Addas wêçaxê fille bu. Gava ev kelîme bihîst ecêb ma û got:

-Çend sale ku ez li virim, min ji kesî kelîmeyek wuha nebihîst. Ma ev çi peyve?

Resulullah jê pirsî:

-Tu Ji ku yî?

Addas

-Ji Nînovayê

Resulullah:

-Tu ji welatê Yunis (a.s) î.

Addas:

-Tu wî ji ku ve nas dikî, Li van deran kes Wî nas nake?

Resulullah:

-Ew birayê min e. Ew ji wek min pêxember bu.

Addas:

-Xwedîyê vî rûyê xweşik û van gotinê şêrîn ne derewîn e. Min bawer kir ku tu resulê Xweda yî. Ya resulullah, ev çendik û çend sale ku ez ji van derewînan re koletîyê dikim. Heqê her kesî dixwin û her kesî dixapînin. Ji bo ku malê dinyayê bicivînin û şehweta xwe tatmîn bikin, her rezîlîyê dikin. Tu karekî wan ên baş tune. Ez ji wan dikerixim. Ez dixwazim bi te re werim.

Resulullah kenîya û got:

  -Aniha li cem efendîyê xwe bimîne. Hindik maye ku tuyê navê min ji her derê bibihîsî. Wê demê were cem min.

Hinekî îstirhet kir û xwîn û birînên xwe paqij kirin. Paşê ber bi Mekeyê de meşîyan. Tarî ket erdê ketin bajêr. Çend mehan li mekkeyê tengî û cefa kişandin. Her alîyê wî neyar bu. Cîyê ku pêda here tunebu. Çu mala keça Ebu Talîp Ummu Hanî yê. Wê demê Ummu Hanîyê hê bawerî neanî bu. Gava derî lêket pirsî:

-Tu kî yî?

Resulullah:

-Ez kurê apê te Muhammed im. Eger tu qebul bikî, ez bi mêvandarî hatim.

Ummu Hanî:

-Canê min qurbana  mêvanê wek te ku xwedî gotina rast, emîn, bi rûmet û asîl be. Te berê bigota min ji bo te tiştek hazir bikira. Tiştekî ku ez îkramî te bikim di mala min de tune.

Resulullah:

-Ez xwarin û vexwarinê naxwazim. Di çavê min de tu tiştek tune. Ji bo ku ez ji Rebbê xwe re dua bikim û îbadet bikim cîyekî bide min.

Ummî Hanî resulullah girt hundir û hesir û teşt û misînek dayê.

Resulullah wê rojê pirr êşîya bu. Desmêj girt û lavayî ji Rebbê xwe re kir û efu xwest. Ji bo ku evdê wî bawerî bînin, ji Rebbê xwe re dua kir. Pirr betilî, birçî û xemgîn bu. Li ser hesîrê xwe dirêj kir û xew ve çu.

Wê gavê Xwedê Teala ji Cebraîl (a.s) re got:

-Min pêxemberê xwe pirr xemgîn kir. Min laşê wî  û dilê wî pirr êşand. Di vê rewşê de jî, ji min re lavayî dike. Ji min pêve li tu tiştekî nafikire. Here Hebîbê min bîne. Cinnet û Cehennema min nîşanê wî de. Bira nîmetên ku min ji bo wî û ji bo ên ji wî hiz dike re hazir kiriye bibîne. Ezabê ku min ji bo ên bi wî bawerî naynin û bi hal û hereketê xwe û gotinê xwe wî diêşînin re hazir kiriye bibînin. Ezê wî teselî bikim. Ezê birînê dilê wî tedavî bikim.

Gava Cebraîl (a.s) Ji bo Mîracê hat cem pêxember (a.s) jê re wuha got:

- Ey ewê di ser humu Mehlukatî re! Ey berdilkê xaliqê xwe! Ey efendîyê pêxemberan, menbaya qencîyan û çavkanîya bilindîyan û pêxemberê bi rûmet! Rebbê te silavê li te dike û nî’metê ku nedaye tu pêxemberekî îhsanî te dike. Te dawetî cem xwe dike rabe kerem ke em herin.

Wê şevê Cebraîl (a.s) Hz. Pêxember (a.s) li Buraqê suwar kir û ji Mescîdê Heram bir Mescîdê Aqsa. Pêxember (a.s) li wir bi pêxemberên din re nimêj kir û paşê ber bi tebeqeyên esmanan ve  bilind bu û rastî hinek pêxemberên mezin hat. Paşê ber bi tebeqeya herî bilind ve çû  û çu hizura Xwedê Teala. Li mîracê pênc wext nimêj ferz bu. Paşê pêxember (a.s) vegerîya Mescîdê Heram. Li gor hedîsekî di vê rêwîtîyê de cinnet û cehennem jî jê re hatiye nîşandan.

Li gor hedîsên ewle gava pêxember (a.s)  ji muşrîkên Mekeyê re qala vê buyerê kir, muşrîkan tinazê xwe pêkirin û ji mu’mînan jî, hinek kes ketin gumanê.

Ewên ku nêta wan hebu ku bibin musliman, di ser vê buyerê re dev ji musilmantîyê berdan. Muşrîk bi dilxweşî, kêf û şahî hatin mala Hz. Ebu Bekir. Lewra zanibun ku ew mirovekî biaqil, bi hesab û xwedî tecrube ye. Li derî xistin û gotin:

-Ey Ebu Bekir! Tu pirr carî çuy Qudusê û hatî. Baş dizanî. Ji Mekkeyê heta Quddusê çuyîn û hatin çend rojan berxwe dide?

Ebu Bekir:

- Belê baş dizanim. Ji mehekê zêdetir berxwe dide.

Muşrîk bi vê gotinê kêfxweş bun û gotin: “Halê mirovê jîr û bi tecrube awa ye. Kenîyan û bi henek û tinazî jê re wuha gotin:

- Efendîyê te dibêje, ez di şevekê de ji Mekkeyê çume Quddusê û hatime. Êdî baş xerifî ye. 

Gava Hz. Ebu Bekir Navê pêxember (a.s) bihîst  wuha got:

Eger wî gotibe rast e. Çuye û hatiye. Muşrîk şaş man û ji hev re gotin:

-Wey lo Muhammed çi efsunkarekî mezin e. Sêhr li Ebu Bekir kiri ye.

Ebu Bekir hema cilê xwe li xwe kir û çu cem pêxember (a.s)

Bi dengê bilind wuha got:

- Ya Resulullah Mîr’aca te li ser xêrê be!

Wê rojê Resulullah Ji Ebu Bekir re got: “Siddiq”

Pênc wext nimêj li vir ferz buye û esasê bawerîyê ku di Sûreta Beqere herdu ayetên paşîn de derbas dibe jî, li wir daketî ye.dîsa mizgîna ji ummeta wî kesê ku şîrk nekiriye wê têkeve cinnetê jî jê re hatiye dayîn.

Pêxember bi tiştê Rebbê wî jê ra daxistibu bawerî anî. Mu’mînan jî (bawer kirin). Hemuyan bi Xweda û melaîketên wî û kitêbên wî û pêxemberên wî bawer kirin û wuha gotin: “Em cudatî nakin nabeyna wan yekê, ji pêxemberên wî û gotibun: me bihîst û îtaet kir. (Ya Rebbî) me efu bike zivirandin (a me) bal bi te ve ye.” (Beqere:285)

Xweda li tu kesî, ji hêz (û quwwet) a wî pêve barekî lê bar nake. Qencîya ku dike ji wî ra ye û xerabîya dike jî, xisara wî ye. Rebbê me! Em ji bîr bikin yajî xeletekî bikin, tu me mesul negre. Rebbê me! Wekî ku te li ê berî me bar kirîya barekî giran li me jî bar neke. Me efu bike, mexfîretê li me bike û rehmê li me bike. Tu mewlayê me yî li hemberî qewmê kafir alîkarîya me bike.(Beqere:286)

Dîsa di vê şevê de Xwedê Teala hinek wecîbe nîşanê resulullah daye û di şexsê wî de li me jî ferman kiri ye. Evanan duwazdeh madde ye û ev maddeyana di sûreta Îsra ayetên 23 û 39. de derbas dibe:

Emir kiriye ku ji wî pêve, ji kesî ra îbadet nekin û ji dê û bavê xwe ra qencîyê bikin. Eger ji wan yek yajî herdu li cem te bigîhîje  extiyarîyê ji wan ra nebêje “of” jî. Li wan hêrs nebe û gotinê xweş ji wan ra bibêje. (Îsra:23)

Evanan ji hîkmetên Rebbê te ne ku me ji te ra wehîy kiri ye. Tu bi Xweda ra îlahekî din negre. Paşê tuyê bi gilî û gazin û qewurandî bikevî cehennem ê. (Îsra:39)

Divê vê şevê meriv bi rojî û bi îbadet derbas bike. Qur’anê Kerîm bixwîne û nimêj bike.

29.07.2008/Ufkumuz.net

3/8/2008

Nasname'den Şükrü Bey

Şükrü Ağabey’e

 

Uzun zamandır yazacaktım. Takip ediyorsunuz ki, Türkiye’de gündem her an çalkalanmakta takibi zor olmaktadır. Son yaşanan Güngören ilçesindeki olaylar sizinle dertleşmeyi zaruri hale getirdi. Sizi ideolojinizi yerme gibi bir kastım asla olamaz, olmadı da. Kafama takılan bazı sorular var. Sadece paylaşmak amacıyla yazıyorum.

 

Örgüt 20 senedir Anadolu’da kan kusturuyor. Zarar verdiği kesim sanmayalım ki, sadece sivil ya da asker Türk insanıdır. Örgütün eylemlerinden muzdarip milyonlarca Kürt kardeşimiz de var. Beşikte öldürülen bebelerin de bir kısmı Kürt yavruları değil miydi?

İmralı da beslenen adamın liderliğinde bir oluşum var. Kürt aydını içerisinde imralı sakinini cebinden çıkaracak kadar efkârı umumisi geniş münevver Kürtler varken neden bu kaba saba adamın peşine takıldılar. Üstelik eminim sizlerde defalarca okudunuz delilleriyle kendisinin Kürt değil ermeni “Artin Agupyan” olduğunu yazdılar çizdiler. Hadi iftira diyelim. Ya son olaylarla ilişkisi, Batılı istihbarat teşkilatlarının maşası olması, bunlar iftira mıdır?

 

İmralı’da beslenen zat Kürtçe bilir mi ağabi, Kürt analarının ağıtlarını anlar mı? Toprağa düşen Kürt evlatları için canı yanar mı, saltanatının zirvede olduğu yıllarda hareminde bulunan Kürt kızlarının istikbalini hiç düşündü mü? Neden derdest edildiğinde memleketim için her şeye hazırım diye yalakalandı da peşinden giden münevver Kürtler hiç mi kendilerini aldatılmış hissetmediler.

 

Türkiye Cumhuriyetinin derin devleti yargılanıyor. Gerçekler yavaşça gün yüzüne çıkıyor. 1915 de Ermenileri yakanlar, sonra dersimi tarumar edenler, sonra Şeyh Sait’i, İskilipli Atıf’ı şehit edenler ve bu acıların yükünü mazlum millete yükleyenler artık yargı önünde inşallah. Bu düzenin bir parçası olan imralı sakini nasıl Kürtlerin özgürlük mücadelecisi oluyor?

 

Geçende DTP kongresi yapıldı. Orada istiklal marşı okunmadı, canları sağolsun da, istiklal marşının ardında hiç mi Kürt ecdadının kanı yok, Al bayrak da hiç mi Kürt ecdadının kanı yok. Çanakkale şehitliğinde yatan binlerce Kürt orada neden çarpıştı hiç sordun mu Şükrü ağabey?

 

Senin Allah inancın olmadığını biliyorum. İnançsızlığının da teminatı İslam’dır, saygı duyuyorum ama dedelerin bu dinin değerleri için toprak altında değiller mi? Kürt ulusu sence Marksist, imansız bir Kürdistan hayaliyle mi yanıp tutuşmaktadır.  Bu sistem hepimize zulüm etti. Bu sistem bizi bize düşman etti ama bizler kardeş değil miyiz? Kan dökerek, katliam yaparak davanız haklılık kazanacak mı?

 

Başını ağrıttımsa hakkını helal et,

Bilal Atış