« Önceki | Sonraki »

27/6/2009

Yanlış Anlaşılan Doğrular

Yanlış Anlaşılan Doğrular

Bir takım meseleler zaman içerisinde, bazen kasıtlı olarak insanların nazarında gerçek hüviyetlerinden uzaklaştırıldı. Ayet olsun, hadis olsun ya da kelamı kibar denilen Allah dostlarının sözleri olsun. Ya kıyısından bucağından kesildi ve topluma verilmek istenen mesajlara uygun hale getirildi ya da zaman içerisinde değişik kültür ve anlayışların etkisiyle manada tahribat hasıl oldu.

 

     "Dinimizin ilk emri oku' dur"

 

Evet, Kur'an-ı Kerim'de nazil olan ilk ayet Alak suresinin birinci ayetidir. Ve " OKU " emriyle başlar. Lakin Ayet-i Kerimenin tamamı şöyledir. " Seni yaratan Rabbinin adıyla oku " Dikkat edilirse kayıtsız şartsız bir okumadan bahsedilmez. Okumamız emredilmiş ve okuyacağız, ama bizi yaratan Allah’ın (cc) ismiyle okuyacağız. Okumaya başlarken Allah'ın adıyla başlayacağız, Allah dan gayrı niyetlere, sebeplerle okumayacağız. Okuyacaklarımız meşru şeyler olacaktır.

 

Allah'a (cc) Peygamberine (s.a.v.), dinimize ve imanımıza hakaret ihtiva edenleri, bir takım " izm " leri öne sürenleri, fen ve tekniği ilah yerine koyanları okuyacak olursak ebedi saadete değil, ebedi hüsrana vasıl oluruz. Namazlarımızı kaçırarak, tesettürü terk ederek, hülasa kulluğu bir kenara iterek okuma emri İslamda yoktur.

 

     " Dünya da mekan, ahirette iman "

 

Çok yanlış bir sözdür. Dünya da ev,mal, mülk lazımdır. İman ise dünyadan ziyada ahirette gerekir gibi bir manaya gelebilir. Ama tersi doğrudur. İman bize bu dünyada gerek. Dünyada iman kulu ahirette ahiret mülklerine kavuşturur. Bu kelam, " dünya da iman, ahirette mekan " şeklinde yaygınlaştırılmalıdır.

 

     " Çalışmak ibadettir "

 

Her çalışmak ibadet olamaz. Farz ibadetleri aksatan bir iş, insanı saadete kavuşturmaz. Haram işlerden hayatını kazananlar, çalışırken kulluğu ihmal edenler nasıl ibadet etmiş olabilirler ? Ancak Allah'ın tayin ettiği yolda, Peygamber efendimizin çizdiği çerçevede çalışmak ibadettir.

 

       " Dinimiz hoşgörü dinidir "

 

Dinimiz, nefsimize karşı işlenen suçlarda bizi serbest bırakır. Hakkımızı alabileceğimiz gibi, hoşgörülü davranıp davacı olmayabiliriz de. Bu hususta hoşgörü emredilmemiş, sadece tavsiye edilmiştir. Ancak Allah'a Peygambere, din ve imana karşı işlenen suçları ve suçluları hoş görmeye kimsenin hakkı yoktur. Bunlara karşı dinimizin tavrı Maide suresi 33. ayette belirtilir. " Allah ve Resulüne savaş açanların, yeryüzünü ifsat etmek için koşuşanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları, yahut sağ elleri ile sol ayakları kesilmesi yahut ta bulundukları yerden sürülmelerinden başka şey olamaz... "

 

       " Dinde zorlama yoktur "

 

Bir diğer tehlikede bu ayetin yorumunda yer alır. Bakara suresinin 256. ayetidir. Lakin tefsirlere bakınca buradaki zorlamanın bir gayri müslimi İslamı kabule zorlamak hususunda olduğu görülür. Buradan hareketle müslümanım diyen herkes tüm Kur'an buyruklarıyla sorumludur. Kimse aklına göre din buyruklarına muhalefet edemez. İslam kendi müminlerini belirli uygulamalar için zorlar. Kimse zorla bir müesseseye alınmaz. Kişi bir müesseseyle iş akdi yaptıktan sonrada bu kurumun tüm kurallarına uymak zorundadır. Uymayanı uydururlar yada kapının önüne koyarlarsa, din için de durum farklı değildir.

 

" Allah ve Resulü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek ve kadın müminin o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur ( Ahzab ayet.36)

 

Özetlersek kurtuluşumuz dini emir ve yasakları, ayet ve hadisleri kendi hava ve hevesimize göre yorumlamakta değildir. Ebedi saadet ancak Allah ve Resulüne tam teslimiyet ile mümkündür.

 

Selametle....

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

21/6/2009

Niçin Okumayan Bir Toplumuz

Niçin Okumayan Bir Toplumuz

Bu ve benzeri sualler günlük yaşamın akışı içinde sıkılıkla karşılaştığımız suallerdir. Zaman zaman gazete sütunlarında bir yazarın değindiği ve kendince sebepler sıraladığı, zaman zaman televizyon programlarında tartışılan bu mevzu hakkında kesin bir cevap vermek zor olmaktadır. Herkes kendi gözlem ve tecrübelerine dayanarak birkaç sebep sıralamakta, insanımızın okuma alışkanlığını, kitapların satışlarının düşük olmasını, bunlara dayandırmaktadır.

 

Toplumun geniş bir kısmında da kabul gören belli başlı maddeler üzerinde durulmakta, bir kişiye bu konu hakkında soru sorulduğunda veya görüş belirtmesi istendiğinde ekseriyetle bu maddeler sıralanmaktadır.

 

Niçin okumayan bir toplumuz? İşte artık kalıplaşmış cevaplar.

- Kitap fiyatları çok pahalı, istememize rağmen alıp okuyamıyoruz.

- Bütün gün çalışıyorum, okumaya vaktim olmuyor.

- Çevremde böyle bir alışkanlık görmedim, alışkan olmadığım için okuyamıyorum.

 

Yukarıda verilen cevaplar bu konu üzerinde tamamen de yabana atılır cinsten değildir. Bunlar birer etkendir, birer bahane niteliğindedir. Şimdi bu bahane ve sebepleri tek tek ele alarak asıl sebeplere ulaşmaya çalışalım. Belki bu yazının sonunda benim vardığım sebep de başkaları tarafından küçümsenecek, bir bahane olarak görülecektir. Onların görüşlerini de öğrenmek isterim.

 

1- En ziyade tesadüf edilen cevap: Kitap fiyatlarının pahalı olduğu alıp okumanın bütçeleri etkilediği.

  Doğrudur. Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik müşkülat ve her an ardı arkası kesilmeyen masraflar ile beraber devam eden bir hayat özellikle dar gelirli kişileri menfi yönde etkilemekte, zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılamakta müşkülat çeken insanların ihtiyaçları arasında kitap son sırada dahi yer almamaktadır.

 

Fakat bu kitap okumamaya sebebiyet teşkil etmez. İnsanda ki maddi zorluklar hasebiyle kitap ve benzeri nesneleri alamamaları ve bilgiden yoksun kalıp toplumun çağın gerisinde kalmasını önleyebilmek, kitabı her sınıftan insanın önüne sunmak için halk kütüphaneleri oluşturulmuş ve bu müessesler bünyesinde ödünç kitap verme hizmeti geliştirilmiştir. Halk kütüphanelerinde ve değişik statüdeki kütüphanelerde isteyen herkese on beş gün ile bir ay arası değişen müddetle ödünç kitaplar verilmektedir. Bütçeden masraf yapmadan da en yakın ilçe halk kütüphanesi veya diğer bir kütüphaneden istifade etmek herkesin elindedir. Kitap fiyatlarının yüksek olması okumamak için sebep teşkil etmez.

 

2- Kitap okumak için vakit bulunamaması

   Günlük hayatın mücadelesi içerisinde insanımız yaşamını devam ettirmek için sürekli bir çalışma temposu içindedir. Fakat insan ne kadar çok çalışırsa çalışsın günün yirmi dört saatini, hadi bunun sekiz saatini de uyku olarak çıkartırsak on altı saatini de çalışarak geçiremeyeceği için geri kalan vaktinde kitap okumaya ayıracak vakit bulabileceği kanaatindeyim.

 

Şahsi izlenimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, sadece dar gelirli olup yorucu bir çalışma temposu ile hayatını geçiren insanlarımız değil toplumumuzun her kesiminden insanlar kitap okumamakta kitaptan uzak bir yaşam sürmektedirler. Lise ve yüksek öğretimdeki öğrenci kitlesi içinde dahi ders kitapları haricinde okuyan, hayatında kitaba yer ayıranların sayısı azınlıkta kalmaktadır.

 

İnsanlarımız vakitlerinin ekseriyetlerini televizyon karşısında geçirmekte ve bu alışkanlık okumanın yanında aile içi ilişkileri de zayıflatmaktadır. Televizyondan alınan hazır bilgi insanları tembelliğe itmekte, televizyon karşısında geçirilen saatlerin de çoğunluğu bilgiye dayalı yayınların dışında eğlence yayınları olmaktadır. Bu da insanlarımızı sürekli olarak bilgiden ve gelişmeden uzak kılmaktadır.

 

Kitap okumanın dışında her şeye vakit bulunabildiğine göre isteyen insan kitap okumaya da vakit bulabilecektir.

 

3- Alışkanlık kazanılması.

    İnsan çocukluğundan itibaren yetiştiği çevre içerisinde ne görür ise bunu uygulamaya çalışır ve kendini bunların etkisi ile yetiştirir. Başlangıçta aile ve sonradan okul çevresinde çocuğa telkin edilenler onu etkilemektedir. Kitap okumayan bir aile ortamında ve ders kitabının sıkıcı baskısından kurtulamadığı  bir eğitim sisteminde yetişen çocuktan, yetişkin bir insan olduğu zaman da kitap okuması beklenemez.

 

Sürekli televizyon seyredilen bir aile ortamında, kitap okumayan ana-baba arasında yetişen bu çocuktan kitap okumasını beklemek manasızdır. Ancak kitap okuyan bir ana-baba görünce çocuk da bu alışkanlığı kazanacaktır. Aile ortamından çıkıp okul hayatına giren çocuğa sürekli hazır bilgi verilip ders kitaplarının dışına çıkma gereksinimi oluşturulmazsa, kütüphaneleri kullanarak başka kitaplarla tanışmasına imkan sağlanmazsa, bu çocuk ders kitaplarından bıkmaya, ders kitabına bir an evvel işi bitip atacağı bir nesne olarak bakmaya başlayacaktır.

 

Yetiştiği çevrede kitap olmayan insanda hayatında kitaba yer bulamaz kitabın ve okumanın zaruretini, onun hazzını tatmadığı için bilemez.

 

Yukarıda ki satırlarda kişilere alışkanlık kazandırılmamasının okumaması için makul bir sebep olarak vurgulandığı anlaşılacaktır. Fakat toplumumuzun, aile ve eğitim yapımızın yeni yetişen nesillere bu alışkanlığı verememesinin sebebi nedir? İşte bu gerçeğin altında yatan sebep benim vurgulamak istediğim, bu yazının hedefini teşkil edecek olan sebeptir.

 

Türk toplumunu şekillendirmek için oluşturulan sistem her geçen gün insanlarımızı daha çok birbirlerinden koparmakta, insanlarımızı manevi burhanlara sürüklemektedir. Sürekli maddi kıymetlerin peşinde koşma gayreti zamanla toplumsal yapımızda manevi değerleri zedelenmekte, maddi değerlerin önem kazandığı bir toplum teşekkül etmektedir.

 

Bir çok sıkıntılarımızın temelinde olduğu gibi insanlarımızın okumamasına da, kitabın hayatımızdan uzaklaşmasına da, özünde Türk insanına uymayan fakat zorla adapte ettirilmeye çalışılan sistemin bozukluğunun olduğuna kaniyim.

 

Eskiden her evin vazgeçilmez bir parçasını kitap oluşturmaktaydı. Türk milletini millet yapan, ona haiz olduğu değerleri veren Kur'an-ı Kerim her evin temel taşıydı. Yeni nesiller ebeveynlerini, aile büyüklerini, çevrenin saygın isimlerini Kur'an'ın  başında görür ve kendileri de onu okuyabilmek için gayret ederlerdi. Kur'an okuyan insan onun manasını anlayıp mucibince amel edebilmek için diğer eserlere yönelir ve bir okuma ameliyesi toplumun her ferdinin hayatının bir parçasını teşkil ederdi.

 

Cumhuriyet öncesi Türk toplumunun yaşam biçimini şekillendiren İslam dini ilme büyük önem verir ve ilmi teşvik ederdi. İslamiyet alimleri şehitlerle bir tutmuş, alimin mürekkebiyle şehidin kanını aynı kefeye koymuştur. İnsanlarda bu derecelere erebilmek için kitaplara ve okumaya önem vermişlerdir. Burada o devirleri methetmek istemiyorum, zaten yazının amacı da bu değildir.

 

Cumhuriyetle birlikte İslam dışı bir hayat tarzının dayatıldığı toplumumuzda İslamın getirdiği bütün değerlerden uzaklaşmaya ve unutturulmaya başlanmış ve her geçen nesilde daha uzak bir yaşam hasıl olmuştur. Bunun neticesi olarak manevi değerlerden yoksun bir toplum ve okumanın, bilimin önemini kavrayamayan insanlar olarak Türk toplumu şekillendirilmiştir.


Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

 

18/6/2009

Güven Meselesi

Güven Meselesi

 

Hayatta hiçbir zaman olması istenen, tahayyül edilenle önümüze çıkan gerçekler birbirine uymamaktadır. Bu bakımdan insanların çoğu iç dünyalarında besledikleri düşünce ve tasavvurlarının dış dünyadaki açık ve çiğ gerçeklerle karşılaşması ve bu karşılaşmanın kendilerinde meydana getirdiği çatışma neticesinde yersiz bir kötümserliğe uğramakta, hatta çok kimse bu kötümserlik yüzünden hayata küsmektedir. Bahis konusu olan şey insanların tasavvurlarıyla gerçek idealleriyle yaşanılan hayat, istekleriyle hayal kırıklıkları, ihtirasları ve hayalleriyle vardıkları netice arasında meydana gelen açık tezattan ibarettir. İstisnalar bir tarafa bırakılacak olursa hemen hiç kimse hayattan istediği kadarını elde edemez. Çok gerçek ve de çok da acı olan bu şeylerden çok bahsedilmiş, çeşitli yönlerden olmak üzere birçok eserler meydana getirilmiştir.

 

Bazı kimseler insan kaderinin akışını değiştirmeye imkân olmadığını, yaratılışla her şeyin alnımıza yazılmış bulunduğunu kabul ederek kötümser bir boyun eğişle herkesin kaderine razı olması gerektiğini ileri sürmüş, kimisi de irade ve gayret sarfı ile kötü talihin yenilebileceğini iddia etmiştir. Fakat çok genç olanlarla unutmaya yüz tutan kimselere bu konudan tekrar söz açmak faydalı olur. Aşırı derecede duygulu, hayalperest, istek ve ihtiraslarla dolu, kısaca iç yaşayışı bakımından çok zengin bir karaktere sahip olup da içine çekilmiş muhafazakâr ve mahcup kimselerin hayatın acı darbelerini yemeleri mukadderdir. Onlar hiçbir zaman kolay kolay istek ve ihtiraslarını gerçekleştiremezler ve sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. Bu duruma düşen bir insan tamamıyla kendi içine kapanır, yavaşça kendi nefsine ve hayata karşı olan güvenini kaybetmeye, kendi iç yaşayışının istekleriyle, dış hayatın apaçık ortada duran gerçekleri arasında devamlı bir bağdaşmazlık ve çekişme yaratmaya başlar.

 

Başlarından böyle bir acı tecrübe geçmekte veya geçebilecek olan kimselere hemen şunu hatırlatmak gerekir ki, hayat ne ise odur. Bütün acıları tatlılıklarıyla önümüzdeki açık bir gerçek olarak durmaktadır, hiçbir zaman onun istediğimiz gibi olmasına imkân ve ihtimal yoktur. Hayatın kendi isteklerimize uygun bir akış takip etmesini istemek bile bile gerçeklere yüz çevirmek demektir.

 

Bunu söylemekle asla insanların kendi ideallerinden prensiplerinden vazgeçmeleri gerektiği düşüncesi akla gelmemelidir. Ancak mümkün olduğu kadar iç dünyamızdaki çatışmaları yenmek ve onları asgari bir sınıra indirgemek suretiyle gerçek dış hayatın icaplarına uymayı da bir parça olsun bilmek gerekir. Bu şekilde hareket edemeyenler gerçeklerden kopar ve böylece bir cemiyet içerisinde kendilerini tamamıyla yalnız hissederler. Hiç değilse ideallerimizin çeşitli sebeplerle gerçekleşemeyeceği zamanlarda bu veçhile hareket etmek en akıllıca bir tutum olur.

 

Bilâl Atış

 

b.atis73@gmail.com

7/6/2009

İzin Ver

İzin Ver

 

Ah ülkem, gözü yaşlı analar coğrafyası

Ah! Toprağın kan ve gözyaşıyla kutsandığı diyar.

İzin ver güzel bir şiir yazayım ben de.

İzin ver hatıralarımı serpeyim bozkırlarına

İzin ver gözyaşlarımla sulayayım umutlarımı

Yaşım kırka yaklaştı, yaşlanıyorum artık

İzin ver güzel bir şiir yazayım ben de.

Adımı ansınlar sarı buğday başakları arasında

Başaklar okusun şiirlerimi rüzgârlar altında.

 

Ah! Ülkem bağrı yanık analar coğrafyası

İzin ver ümitlerimi yeşerteyim toprağında.

Kardeş türküleri, barış nameleri okuyayım

Hürriyete dair, aşka dair şiirler söyleyeyim.

Ah! Ülkem kanla kutsanmış diyar,

İzin ver kefenimi kendi ellerimle biçeyim.

 

Ben de güzel şiirler yazayım, adını

Tarihe kazımış usta misali

Bardağımda demli çaylar, odamda çocuk kokusu

İlham perilerinden aşk şarabı içeyim

Bilmiyorum dertli günlerde geceler kaç saat sürer?

 

Ah! Her dem dertli kadınlar coğrafyası,

Sancılı yüreklerin geçmez mi sabahı?

Ah! Yunusların, Abdalların toprağı

Rumi’nin yurdu, İbrahim’in ocağı

Ah! Bağrı şehit dolu Anadolu

İzin ver güzel bir şiir yazayım

Son demimi içmeden son nefesimi vermeden.

 

Bilal Atış

31/5/2009

Özlem

Özlem    

 

Her şey soğacak benden,

Bakışların değişecek seninde.

Bense,

Öylece kalıvereceğim odamda,

Senin isteğince.

Dönerim sağıma bir sabah

Yokluğunu görürüm.

Bilirim bahar gelmiştir,

Renk gelmiştir dudaklarına.

Umut gelmiştir,

Ateş gelmiştir arzularına.

Dönüşünü beklerim

Gidişin dönüşü olmaz bilirim.

Fakat dönüşünü beklerim.

Ümitlerimde

Bir yığın kırıklık

Düşüncelerimde

Bir tutam saadet,

Gözlerimde

İki damla yaş

Dönüşünü beklerim.

Gidişin dönüşü olmaz bilirim.

Fakat dönüşünü beklerim.

Şarkılar seni hatırlatır bana,

Gözlerini, gülüşünü

Denizi özlüyorum

Seninle olan hatıralarımızdaki

Akşamları özlüyorum.

Kulaklarımda sesin var

Biliyor musun, seni seviyorum demiştin,

Seni çok özlüyorum.

 

Bilal Atış/İstanbul

21/5/2009

Bir Başkadır Mayıs Ayı

Bir Başkadır Mayıs Ayı

İstanbul’un kasvetinden uzakta Orta Anadolu’nun ortasındayım. Konya vilayetinin mesire yeri burası. Meşhur Meram bağalarındayım. Dedemin, teyzelerimin gençliklerini, ilk duygu yüklü iç geçirişlerini yaşadıkları bağlar eskide kaldılar. Yine de Meram bir başka güzel. Mayıs soğukların bitip bunaltıcı sıcakların başlamadığı tatlı serinlik iklimi, mayıs tabiatın en feyizli zamanıdır. Doğayla beraber yüreklerin de yeniden yeşerdiği aydır mayıs. Kalplerin yeni sevdalar, yeni heyecanlar aradığı aydır.

 

Mayıs çiçek ve renkleriyle muhteşemdir. En parlak, en coşkun, en güzel renkler bu ayda toplanmıştır. Ateş renkli güller, kan rengi gelincikler, kar gibi yaseminler, papatyalar zümrüt renkli yeşillikler arasında gözlerimizi ve gönüllerimizi her zamankinden daha fazla ferahlatırlar.

 

Mayıs nefis kokularıyla büyüleyicidir. Etrafımızda gönlümüze ferahlık veren kalbimizi açan kokular duyarız. Komşu bahçelerdeki bir şebboyun, kıvrak bir karanfilin, penceremize tırmanan bir hanımelinin, balkonumuza sarılan bir yaseminin, güle rekabet eden leylakların sıcak, baygın efsunlu kokuları başımızı hafifçe döndürür. Tatlı bir mayıs yağmurunun ardından ormanın, toprağın sarhoş edici rahiyası ciğerlerimize şifa olur.

 

Doğada duymaya alıştığımız sesler bile bir başkadır mayıs ayında. Tabiatı dinleyiniz. Sanki esrarengiz bir çalgının, görünmeyen perilerin sanatkâr parmaklarından dökülen eserlerin ilahi namelerini işitiyor gibiyiz. Bu ay ruhların dinginleştiği, gönüllere feyiz aktığı, tabiatın yeniden dirildiği aydır. Mayısta rüzgarın, kuşların, dalgaların sesleri başka bir iz bırakır ruhumuzda.

 

Mayıs ışıklarıyla bir şaheserdir. Gök kubbe latif, güneş daha bir yakındır. Geceler daha bir parlak, yıldızlar daha şen göz kırparlar. Mehtap daha bir sihirlidir. Aşıkların yüreklerine daha şedit ilhamlar inzal eder.

 

Ormanı dinleyiniz. Yaprakların, taze filizlerin rüzgârla cilveleştiğini duyacaksınız. Kuş seslerine kulak veriniz, birbirlerine yeni bir baharın heyecanıyla nameler fısıldarlar. Böceklerin, vızıldayan arıların, hüzünlü cırcırların her biri kendi lisanınca aşkını ilan eder. Çiçekten çiçeğe konan kelebekler sevda peşindedirler. Taştan taşa seken ırmağın billûr şakırtıları nehirdeki balıkların fısıltılaşmaları hep sevdalarındandır.

 

Bu ayda kalplerimizde sevmek ve sevilmek ihtiyacının ağırlığını her zamankinden daha fazla duyarız. Ruhlarımız bu ayda bu ezeli ve ebedi kuvvete sevginin ruhlara duyurduğu ilahi asil heyecana her zamankinden fazla muhtaçtır. Mayısta her şey, her ses, her güzellik, her koku, her renk bize aşkı ilham eder. Sev, der. İnsanı insan kılan hislerden birisidir sevmek, ilahi aşka yönelmek. Sev, der. Aşk fazilettir. Fedakârlıktır. Feragât, vefakârlık bu kelimenin içinde erir adeta. Sev, der. Mümkün olduğu kadar fazla sev, ayırmadan, kırmadan sev. Yargılamadan, ötekileştirmeden sev. Tertemiz duygularla. Mayıs ayının doğayı yeniden canlandıran meltemi ilahi aşk rayihalarıyla canlandırsın yüreklerimizi. Adımız sevgi olsun, emelimiz sevmek. Bağrımıza basalım cebeldekini, ovadakini de, bağrımıza basalım karyedekilerini de medinedekilerini de.

 

Sevgimiz mayıs meltemleriyle buhar olsun ve çisil çisil düşsün Ayşelerin, Berfinlerin üzerine ama gözyaşı olmasın anaların göz bebeğinde.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

13/5/2009

Yine Hayır Yine Başakşehir

Yine Hayır Yine Başakşehir

 

Başakşehir İstanbul’un bir çok semtine nispetle İslâmi hassasiyeti fazla bir semtimiz. Bu Başakşehir’in, sokakları diyemeyeceğim, sitelerinin arasında, marketlerde, park alanlarında gezinirken hemen kendini göstermekte. Başakşehirli hanımların bir araya gelerek tesis ettikleri bir hayır merkezi var, Başakşehir 1. etapta üstlenen, “Başakşehir Yetim Destekleme Merkezi”. Gazze acı içinde içimizi dağlarken bu hanımlar güzel çalışmalar yapmışlardı. Şimdi yeniden sahnedeler ve yeniden hayır için ellerinden geleni esirgemediler. Hepsinin evlerinin bitmeyen işleri vardı, hepsinin tahsil çağında evlatları ya da küçük bebekleri vardı. Ama bunların hiçbirisi bahane olmadı, hayır yolunda yarışmak için. Yine bir hayır vardı, yine Başakşehir vardı.

 

İHH’ nın Filipinler devletinin zulmünde inleyen Moro Müslümanları için inşasına giriştiği bir yetimhane projesine katkı olmak amacıyla “Yetim Dayanışma Kermesi” organize edildi ve başarıyla sonuçlandırıldı.

 

Yetim Dayanışma Kermesi

1 Mayıs bütün dünyada işçi bayramı olarak kutlanırken, memleketimde akla zarar olaylara sebep olurken Başakşehir’de bir bayram havasında geçti. Bu ne işçilerin bir bayramıydı ne de baharın gelmesiydi kutlanan. Yetimlerin başlarını okşama yarışıydı, yetimlerle dayanışma adına bir kermes başladı 01 Mayıs 2009 günü

 

Başakşehir 4. etapta hizmete yeni açılan Vadi Center’da, (neden Türkçe isim bulamazlar), giriş katında 10 Mayıs  tarihine değin süren kermes başladı. Gönüllülerin, esnafların, ilçenin içinden ve ilçe dışından katılımcıların destekleriyle alışveriş ve kültürel faaliyetlerle dolu bir on gün Başakşehir gündemini doldurdu. Maksat para kazanmak, maksat hoş vakit geçirme değil. Maksat bizler görmesek de yardımlarımızla bir yetimin başını okşamak, maksat Allah rızası için bir şeyler yapılırken çorbada bir tutam tuzumuz bulunsun demek. İster Anadolumuz’un herhangi bir yerinde olsun isterse Moro’da olsun bir yetime daha sıcak bir çorba, sıcak bir döşek sağlamak.

 

Namaz Resimleri Sergisi

Kermese damgasını vuran ve ben fakire göre kermesten daha fazla ilgi uyandıran etkinlik bir resim sergisiydi. Sıradan bir sanatsal faaliyet değildi bu. Bir tema belirlenmiş; Namaz. Namazı yaşamımızın her anına çivi gibi çakan bir sergi idi. Ressam Arif Ergün’ün fırçasında tuvale dökülen renkler kâh bugünden, kâh geçmiş asır efsanelerinden namazı ve namazın ehemmiyetini hissettiren ilahi mesajlara dönüşmüş. Onlarca kitap okunsa da bir resmin anlattıklarını karşılayamıyor bazen. Arif Ergün’ün çalışmaları da bugünün müslümanına çok şeyler düşündüren, çok şeyler kazandıran eserlerdi. Annem ve Eşim kermesten alışveriş yaparlarken ben sergiden ayrılamadım.

 

Eserlerini Allah rızası için düşünce ufkundan tuvale aktaran Arif Ergün her türlü taktiri hak ediyor. Allah başarılarının devamını getirsin temennileriyle Arif hocam.

 

Amaç

Başakşehir İHH teşkilatının kurduğu “Yetim Destekleme Merkezi” Filipinler zulmü altında asırlardır direniş sergileyen Moro’lu kardeşlerimize bir yetimhane inşası projesi geliştiriyor. Tahmini yüz elli bin dolara mal olacak bu yetimhane inşasına katkı için bu kermes düzenlendi. Hayırlı bir niyetle yola çıkıldı ve hayırlı sonuçlar alınacaktır inşallah. Bizler sadece Filistin, Çeçenistan derken ümmet içerisinde sayılamayacak kadar mazlum kardeşimiz bizlerden medet umuyor, yardım bekliyor. Binlerce mil uzağımızda 15. asırdan buyana direniş mücadelesi veren Moro da bu kavimlerden sadece birisi. İHH burada bir yetimhane inşası için kolları sıvadı ve bu yetimhanenin tesisi de Başakşehir Yetim Destekleme Merkezi’ne verildi. Allah niyetlerini kabul eylesin ve emellerine nail eylesin inşallah.

 

Moro

Bugün Filipinler olarak adlandırılan coğrafyada 13. asırda İslamlaşan halk 15. asırda bölgenin İspanyol denizciler tarafından kolonileştirilmeye başlanmasıyla zulme maruz kaldılar. Moro Müslümanları bugün tarihçilerin tespitiyle 15. asırdan beri İslâmi direniş vermektedirler. Bu cihat İslâm tarihinin en uzun soluklu mücadelesi olarak bilinmekte. Ülkelerinin azamisi Hıristiyanlaştırıldığı halde Bangsemoro eyaletinde yaşayan Müslüman halk direnişine aralıksız devam etti. Bugün Bangsemoro Müslümanları “Moro İslâmi Kurtuluş Cephesi” liderliğinde direnişlerine devam ediyorlar. Filipinler hükümeti de Müslümanlara uyguladığı zulmü azimle sürdürmektedir.

 

Başakşehir kermesinin kapanış etkinliğine Bangsemoro’nun Minderao şehrinden katılan Moro İslâmi Kurtuluş Cephesi yetkilileri ülkeleri ve içinde bulundukları durum hakkında bizleri bilgilendirdiler. Minderaolu kardeşlerimizi dinlerken, ne kadar da rahat bir hayat sürdüğümüzün, cennet misali bu ülkede ne kadar asılsız şeyleri dert edindiğimizin bir kere daha farkına vardım.

                                  

Kermesin kapanış etkinliği İHH Yetkililerinin  katılımıyla ve Başakşehirli Gönüllü hanımların ikram ettikleri güzel bir akşam yemeğiyle gerçekleşti. Açılış tarihi 1 Mayıs günü İşçi Bayramı’na denk gelen kermes bir tevafuk mudur, 10 Mayıs akşamı Anneler Günü son buldu. Morolu annelerin yüreğine umut olacak, Başakşehirli annelerden Morolu annelere sevgi eli olacak bu kermes.

 

Elbette kermesin tamamı kâr olsa da bu meblağ yeterli değil. Oturduğu yerden binlerce mil uzaktaki yetimlerin başını bir sünneti seniye duyarlılığıyla okşamak isteyen, maddi durumu müsait kardeşlerimiz varsa, Yetim bir Peygamberin şefaatine ermek ve kendi ardından gelenlerin de bir gün yetim kalabileceklerini düşünerek, Başakşehir Yetim Dayanışma Merkezi’yle irtibata geçebilirler. (0538 562 64 93)

 

Allah tümümüzün hayırlarını makbul eylesin efendim.

 

Bilal Atış

b..atis73@gmail.com