« Önceki |

25/11/2009

Ayrıştırmadan Kucaklayabilmek!

Ayrıştırmadan Kucaklayabilmek!

 

Mutlu bir haber ile güne başladık. Bir arkadaşım aradı ve kendilerinin baba diye hitap ettikleri, sohbetini, nasihatlerini bana her gelişinde detaylarına varana değin anlattığı bir muhterem zatın birkaç günlüğüne İstanbul’da bulunduğunu ve akşam gidip görebileceğimizi söyledi. Sevinmiştim. Aylardan beri ben de bu zatı görmek ve duasını almak istiyordum. Arkadaşım bu yola intisap ettiğinden beri anlata anlata bitiremiyor, gizli aşikâr birçok faydalarından dem vuruyordu. Bende içimde biriken sıkıntılardan halas olmak ve bir Allah dostunun sohbetlerinden istifade etmek için uzun zamandır fırsat kolluyordum, ama nasip olmuyordu.

 

Merkezi Irak devletinin kuzey cenahında bulunan bir dergâhın Türkiye’deki sorumlusu idi gelen zat. Elini öpecek, tövbesini alıp hayatıma yeni bir yörünge verecektim. Gideceğimiz saat yaklaştıkça heyecanım da ziyadeleşmeye başladı. Velhasıl kelam akşam arkadaşımla beraber bu zatın İstanbul’a geldikçe ikamet ettiği haneye vasıl olduk. Selam verildi destur alındı, efendinin elini öpüp gösterilen yere oturdum. Takribi bir saat ya da biraz fazla sessizlik hâkimdi ve gelen giden aynı tarz üzere selam verip el öpüp bir yere oturuyorlardı. Ara ara gelenlerin halini hatırını soruyor ve kısa malumatlar alıyordu. Cemaat içinde benden başka bir kardeşimiz daha ilk defa teşrif etmişler. Biraz bana biraz bu kardeşimize sorular sordu ve sessizliği bozmadan gelen çaylar içildi. Bu zaman zarfında da içimde tarifi imkânsız haller husule gelmekte ve içimin çekildiğini hissediyor, sanki görmediğim birilerinin beni halden hale soktuklarını hissediyordum.

 

Gelenlerin tamam olduğuna kanaat edilince daha genişçe bir odaya geçildi ve zikre başlandı. Tahminen bir saat kadar devam ettik Bu zikir ziyafeti beni adeta kendime getirdi. Şimdi Allah nasip ederse babanın elini öpecek ve yollarına intisap etmek için canı gönülden tövbe edecektim. Bu günü aylardan beri bekliyordum. Kendimden bir türlü atamadığım günahları bu evde bırakacak ve bu saatten sonra daha dikkatli bir hayat sürecektim. Zikir meclisinden sonra babanın da vekili diyebileceğim bir arkadaşım durumu açtı ve benim el tutmak istediğimi bildirdi. Efendi önce kısa bir girişten sonra bana sorduğu soru ;” Şafi misin Hanefi mi?” oldu. Ve burada film koptu.

 

İnsanları sadece dört mezhep dairesinde sıkıştırmak ve bunların dışındaki müslümanları İslâm dairesinin dışında gören taassup burada da beni buldu. Zaman zaman mezhep farklılığından sorunlar hâsıl olmakta ise de zaman ilerledikçe insanların tepkilerine alışıyorum. Ama bu mecliste ilim irfan sahibi bir zattan böyle ayrımcı bir soru beklemiyordum. Farklı meşrep ve mezheplere mensup insanların bir arada konuşup görüşmelerinin, fikir alışverişinde bulunmalarının, bir birlerini daha yakından tanımak için gayret göstermelerin ne mahzuru olacak. İnsanlar bir birlerine sevgi ve hoşgörü dairesinde davrandıkları sürece hiçbir mahzuru olmaz elbette.

 

Efendiye cevabım kısa oldu.” Caferiyim Efendim” Babanın cevabı uzun oldu tabiî ki ve Caferi mezhebini dört mezhebin dışında tutarak bana Hanefi ya da Şafi mezhebine intisap etmemi öğütledi. Anladım ki babanın da bu mevzuda malumatı yoktur. Anlattıklarını tebessüm ederek dinledim ve bulunduğumuz ortam ve efendinin makamına hürmeten mukabelede bulunmadım. Allah razı olsun, emin olduğum bir nokta var ki, bu zatı muhterem olsun diğer Sünni kardeşlerimiz olsun yargıları ve tepkileri sadece Ehlibeyt yolunu bilmedikleri içindir. Karşımızdaki insanı anlamak, tanımak; tanımak içinse bilmek gerekir. Hiç birisinin Ehlibeyt’e bir saygısızlığı yok. Amma işin bilincinde değiller. Tecrübeyle sabit ki, bilgi ve düşünceye dayanmayan, samimi bir yörüngeye oturmayan anlayışlar verimli olmamaktadır.

Efendi İslam tarihinden güzel numuneler getirerek müritlerinin gönüllerini şad ediyor ve onların şuurlarını diri tutuyor ama hiçbir tarikat şeyhi bir sohbetinde de Veda haccından ve Gadiri Hum’dan bahsetmiyor. Sahabe sevgisinden dem vuruyorlar ama Veda Haccında yüz bin müslümana hitap eden Allah Resulü’nün ciğer paresi Huseyn b. Ali Kerbela’da şehit edilirken yar ve yaranı sadece yetmiş iki neferdi. Efendimizi bir kere görme şerefine nail olan ashap ise nerede idiler emaneti Resul, Natık ı Kur’an şehit edilirken, Ali b.Ebitalib’in ardında namaz kılıp da Şam valisinin sofrasında nemalanan o güzide ashap nerede idi? Soruların sonu elbet gelmeyecek. Bu mevzuların tarihte kaldığını bugün deşelemenin hayırlı olmadığını söyleyenler mezhep taassubunu üzerlerinden atamamanın, karşısındaki insana Hanefi, Şafi ya da Şii kimliğiyle değil Müslüman kimliğiyle yaklaşabilmenin şerefinin lezzetini tadamamanın ağırlığını hala taşımaktadırlar.

 

Efendi dört mezhebin dışındaki bir zata el verme yetkisi olmadığını söyledi ve bana kendi lisanınca nasihatte bulundu. Allah Resulü’nün yolu Ali Şia’sı hak olmuyor ama efendimiz sav. Vefatından geçen uzun senelerin ardından dünyaya gelen Allah dostları âlim zevatın yolu hak oluyor. Ehlibeytin, Efendimizin torunları İmamların öğretileri hak olmuyor ama Abbasi hanedanının kanunlarıyla dört olarak sınırlanan yollara intisap etmek caiz oluyor. Allah ve Resulü’nün gösterdiği yol ise batıl oluyor. Bu ne zihniyettir. Dört mezhebin âlimleri de hepsi Allahın sevgili kullarıdırlar ve hepsi hayatları boyunca Ehlibeyti Resulün davaları uğruna çok cefaya uğramıştır.

 

Şeriatın de ilerisinde bir yol olması gereken tarikatların sevgi temelinde bütün Müslümanlığı kucaklaması düşünülür. Tarikatlar insanları ayrıma tutmadan, insanları sevgi ve muhabbetle kucaklayarak her birimize daha iyi bir Müslüman, daha faydalı bir insan olmanın yollarını göstermelidir. Müslümanlar arasında ayrım mantığı bir tarikat bünyesine dahi sızabilmiş ise bu topraklar üzerinde emelleri olanlar gerçekten ödevlerini çok iyi çalışmışlar demektir.

 

Ehlibeyt imamlarına intisabı ve Hazreti Ali as. Efendimizin üstünlüğü babındaki hadisleri buraya sığdırmak mümkün değildir. Buna rağmen şeyhlerimize, üstatlarımıza aflarına sığınarak sormak istiyorum. Ehlibeyt şiasına dair onca delil varken İslam Dinine mensup kardeşlerimizi sadece dört mezhep ile sınırlandırmanın ve bu dört mezhebin hak olduğunun delilleri nelerdir? Aynı kıbleye yönelen, aynı kitabın ahkâmıyla amel eden, aynı Nebinin sünnetine yapışan, aynı beyti tavaf eden insanları mezhepleri yüzünden yargılamak ve nerede ise kâfir gözüyle görmek, acı değil mi?

 

Hayata iman perspektifinden baktığımızda, varlık bir mana kazanıyor; hayatın gayesi ulvileşiyor. İmanla hayata bakınca insanlar birbirlerinin kurdu değil, gerçek dostu, kardeşi oluyor. Bir Müslüman’ın gayesi Allah rızasından başkası olamaz. Yalnız Allah’a ibadet eder, yalnız O’na güvenir ve en önemlisi yalnız O’ndan korkar. İşte o zaman özgürleşir. Bu özelliklere sahip bir kişinin davranışları ve tavrı da Allah’ın razı olacağı şekilde olur. 

 

İnsanları, müslümanları meşreplerine göre, mezheplerine göre sorgulamak, yargılamak İslâmi değildir. Üstünlüğümüz kulluğumuz nispetindedir. “Ben Müslümanlardanım diyenden daha hayırlı kim vardır?” ilim sahiplerimizin, kanaat önderlerimizin, şeyhlerimizin, hoca efendilerimizin bizleri mezheplerimize göre değerlendirmeleri, ayrımcılığa tabi tutmalarında bir hayır yoktur. Allah esirgesin, bu üzerimize bir baskıdır, bu da bizim mahallenin baskısı.

 

Selam ve dua ile…

 

Bilal Atış  b.atis73@gmail.com


23/9/2009

Renklerin Ustası

Renklerin Ustası

 

İnternette karşılaştığım kaynağı meçhul şu hakikatli hikâyeyi karşımıza alıp üzerinde konuşalım mı biraz? Hikâye şöyle:

 

Hindistan’da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve ona “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Guru derlermiş.

 

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış. Son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. Ranga Guru ise, “Sen artık ressam sayılırsın Raciçi. Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek, resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yere koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.

 

Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki!

 

Resmi alıp Ranga Guru’ya götürmüş ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi resmi yeniden yapmış ve yine ustasına götürmüş.

Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazıyı da bırakmasını istemiş.

 

Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra meydana gittiğinde resmine hiç dokunulmadığını görmüş. Fırçalar da boyalar da hiç kullanılmamış. Çok sevinmiş. Koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

 

Ranga Guru ise, “Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda, onlardan hatalarını düzeltmelerini, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi…

“Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiçbir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...”

 

Tenkit, bir eserin iyi-kötü bütün yanlarını görüp var olan değeri ortaya çıkarmak için yapılır. Tenkitin amacı hakikatte budur. Sırf kusur görüp eleştirmekte “iyi niyet”ten söz edilmesi mümkün değildir. Yapıcı tenkit de ancak o işin ehli kişilerce yapılır. Nasıl bir eser ortaya koyduğun, hangi maksadı takip ettiğin, ne türden bir emek sarf ettiğin insanlara gizli ve onların bilgisi olmadığı için, kıymeti onlara görünmeyecektir. Tıpkı eskicinin hurda diye arabasına aldığı bir antika eser olacaktır ki, ancak işinin ehli bir antikacı görüp değerini takdir edecektir.

 

Bu hikâye eleştirip çöpe atmanın ve üzerini çizip iptal etmenin kolaycılığı, fakat “Bilgin varsa gel düzelt!” talebine herkesçe cevap gelmesinin zorluğunu ifade açısından oldukça güzel. Fakat ben yine de bu hikâye eşliğinde, “İnsanlar sizi kâğıt gibi buruşturup çöpe attığında ve kapı dışarı ettiğinde, onları duymayın ve işinin ehli biri gelip sizi keşfedinceye kadar bildiğiniz yolda devam edin” gibi dışarıya dönük tespitler yapmaktan meseleyi biraz kurtarmak istiyorum. Böylece “masivayla” yani halklarla ve bize karşı davranışlarıyla kafayı yormak yerine, yine dönüp kendi içimize yol eyleyelim istiyorum. Zira ben bu hikâyeyi okurken üzerime çarpı koyanları düşünüp üzülmek yerine, bunu zaten yeterince yaptığımı düşünerek farklı bir anlama yol tuttum.

 

O ortaya koyduğumuz eser ve yaptığımız resmi meydana götürüp halkların beğenisine sunmak yerine, kendi karşımıza alıp seyretmeyi daha akıllıca buldum. Elbette ki her eser, kemal güzellik olduğundan karşısına geçip müşahede ederek takdir ve tenkit edici yorumlayıcılar ister. Ama o resim bizim tüm yapıp ettiklerimizle kendi hayatımız olsun. Kendi hayatımızı genel anlamda bir tablomuz gibi karşımıza alıp seyredelim. Bütün olarak verdiğimiz o resmin hangi köşesindeki hangi renkler ve geçişler, şekiller ve tonlamalar hoşumuza gitmediğini kendimize soralım. Elbette beğenmediğimiz, üzüldüğümüz, “Şurasını niye şöyle yaptım da böyle yapmadım?” diye esef duyduğumuz pek çok manzara çıkacaktır karşımıza. İşte kırmızı kalemi kendi elimize alıp işaretleyelim beğenmediğimiz yerleri. “Şuradaki şu davranışım, buradaki bu sözüm hiç hoşuma gitmedi” dediğimiz ne varsa işaretleyelim.

 

Ama üzerine çarpı koyup iptal etmek ve “Bu resim hiç güzel değil ve hattâ berbat” gibi bir “kendine küsme ve ümitsizliğe düşme” tavrına asla düşmeyelim. Sadece tespit açısından çarpı işareti değil, ama küçük bir işaret noktası koyalım. Ve sonra elimize renklerle dolu paleti alıp resmin karşısına geçerek düzeltmeye çalışalım. Bize ters gelen, vicdanımızın kabul etmediği, her görüşte içimizi acıtan ne varsa düzeltmeye çalışalım. “Kötü huylarımı ıslah et ve iyileriyle değiştir!” duası eşliğinde, bu duayı fiiliyata dökme gayretinde olarak, sürekli kendimize yönelik iyileştirme ve düzeltme gayretinde olalım. Ve bunu yaparken de, o resmi başkalarının beğenip beğenmemesinden daha önemli olan şeyin, Renklerin Gerçek Ustası olan Rabbimizin beğenmesinin asıl gayemiz olacağını unutmayalım.

 

Neyi alkışlayacağını, neyi eleştireceğini hepten karıştırmış kafası karışık insanlardan yüreğimizi koruyarak, hem onların bütün olarak hayat resmimize kör, sadece bir iki karesine bakarak eksik anlamlar çıkaracağını düşünmekle onları da mazur görerek, niyetimizi, bakışımızı, hedefimizi Allah’a yönelterek büyük bir yükten ve dertten kendimizi kurtaralım. Buradan ahirete güzel ve Rabbimizin beğeneceği bir resim götürebilmenin kaygısı ve sancısıyla yaşamak gibi önemli bir hedef eşliğinde yaşayabilirsek, Allah resmi güzelleştirmemiz için bizi yardımsız bırakmayacaktır. Ve zaten resim güzelleştirmemiz için bize her zaman fırsatlar ve bahaneler sunuyor değil midir?

 

Mesela bu yazıyı Berat Gecesi yazıyorum ve siz okurken belki Ramazan çoktan girmiş olacak. Rabbimiz hayat resmimizi güzelleştirmemiz için bize her zaman özel olarak yardım etmiyor mu? Madem bu yazı Ramazan’a denk düşüyor, kendime bakan yönüyle önemli bir yönünü tekrar hatırlatmak isterim. Hani yılbaşında çocukluktan zihnimize kazılmış bir benzetme vardır. Eski yıl yaşlı bir ihtiyar olup sırtındaki dolu çuvalla giderken, yeni bebek yıl elinde boş çuvalla gülücükler dağıtarak gelmiştir. Bu anlamlı benzetme yeni yıl için geçerli gibi görünse de bence on bir ayın sultanı Ramazan için daha uygun bir benzetme olacak. Zira her Ramazan bizim için gerçek bir yıldönümüdür.

 

Meselâ bu Berat Gecesinde senelik kaderî işlerin listesi arza indirildiğine göre bu bile bir dönüm değil midir? Ve biz Ramazan’dan önce iyi-kötü ne varsa çuvalını doldurmuş bir senelik ihtiyarı uğurlarken, Ramazan’da boş çuvalla işe yeniden başlarız. Bir büyük pazar ve ticaretgâh açılmıştır senelik ihtiyaçlarımızı karşılayacağımız. O senelik gidişatımız, Ramazan’daki manevî pozisyonumuz ve dolum oranımızla yakından ilgilidir. Oruçla, hatimlerle nefsani terbiyeye tâbi oluşumuz ölçüsünde meleke kazanır, günahlara karşı zırhlar kuşanırız. Bir nevi “özel tim” gibi, özel talim, terbiye ve tatbikattan geçmeye gideriz. Meselâ hiç hatim indirememiş olanlar “Hayatımda bir kez olsun Ramazan’da hatim indirmeliyim’ diyerek bu ayı kendileri için “Kur’ân ayı” ilân etmeliler. Bu, o hayat resminde çok önemli bir düzeltme ve güzelleştirme olacaktır.

 

Herkese hayırlı Ramazan’lar dileyip Kadir Gecenizi de şimdiden tebrik ederken, elimizde boya ve fırçalarla hayat resmimizin karşısına geçip güzelleştirme ve Rabbimizin beğenisine sunma gayretinden uzak olmamayı da ayrıca temenni ediyorum.

5/8/2009

Başarı Mücadeleden Gelir

Başarı Mücadeleden Gelir

 

Hayat devamlı olarak sürüp giden çok çetin bir mücadeleden ibarettir. İnsan doğduğu andan son nefesini verinceye kadar bütün zorluklarına, yoksulluklarına, acılarına rağmen yaşam arzusuyla doludur. Sefalet ve hastalık ve daha akla gelmeyen bir sürü derde rağmen insan daha iyi yarınlardan ümidini kesmez. En ağır şekilde hasta olanlar şifaya, en sefil bir hale düşenler bir gün rahata kavuşacaklarına olan ümitlerini yitirmezler. Hayatı çetin bir mücadele olarak kabul edince insanların bu ümitlerini tabii karşılamak gerekir. Aksi takdirde en küçük bir felakete uğrayıp da ümidini kaybeden bir kimsenin hayattan bir beklediği kalmaz. Dolayısıyla yaşam bu kişinin gözünde değerini yitirir.

 

Yaratılış itibariyle zayıf, kabiliyetsiz, korkak ve karasız kişiler her zaman hiçbir şey yapmamak tehlikesiyle karşı karşıya bulunurlar. İşin kötü tarafı cesur, çalışkan, kararlı, bilgili kimseler çalışmaları atılganlıkları sayesinde muvaffak olurlar: Bunlar hayatta en iyi yerleri ele geçirebilirken onlar bir köşeye itilirler ve hayatın çok gerisinde kalırlar bu duruma düşünce de büsbütün maneviyatları bozulur ve hayata karşı küskün bir tavır takınırlar.

 

Hayat; görevini gayet iyi yapan bir elek gibidir. Bu elek kalburu içine düşen insanlar bir bir elden geçer, küçükler zayıflar dökülürken iri ve kuvvetli olanlar kalburun üstünde kalırlar. Dünyaya gelip de bu hayat kalburundan geçmemeye, onun dışında kalmaya imkân ve ihtimal yoktur. Bu bakımdan hayatta hiçbir başarı sağlayamayan kimselerin kabahati sadece kaderin kötü cilvelerinde bulmaları gerçekten yanlış ve yersizdir. Hele içinde yaşadığımız çağda mücadele göstermeden başarıya ulaşabilmeyi ümit etmek kelimenin tam manasıyla saflık olacaktır. Muhakkak ki, insanların başarıya ulaşmalarında müspet ve müsait şartlar, yerinde tesadüfler vardır. Fakat bunlar birer istisna teşkil ederler.

 

Tevafuk başarı yolunda asla kaide teşkil etmez. Hem sonra şunu da unutmamak lazımdır ki, beceriksiz, tembel çekingen insanların önlerine böyle fırsatlar çıksa da bunlardan istifade etmeleri neredeyse imkânsızdır. Tedbirlerde kusur edenler sonra dönüp suçu kadere yüklerler. Genel kaide herkesin kendi durumunu kendi muvaffakiyetini kendi gayretiyle tesis etmesidir. Başarıya ulaşıldığı takdirde sevabı o kişinin, muvaffak olunmazsa zararı yine o kişinin üzerine olacaktır. Bunun için dişini sıkmak, zorluklara cesaretle karşı koymak kendi kabiliyetini değerlendirmek ve onları harekete geçirmek gerekmektedir. Hiçbir zaman engellerden korkmamalı, bu engellere doğrudan doğruya cepheden taarruz etmek mümkün olmadığı takdirde onları yandan kuşatıp yenmeye çalışmalıdır. Allah kulunun gayretlerini zayi etmeyecektir.

 

Selametle efendim…

 

Bilal Atış / Bakırköy

b.atış73@gmail.com

24/7/2009

Bilmediğini Bilmeyen İnsan

Bilmediğini Bilmeyen İnsan

 

Son Konya ziyaretimde rahmetli dedemin bir dostuna rastladım. Bu rastlantı Konya gezimizin en faydalı anları oldu. Kendisi dedemle eski bir dost oldukları için bizim nazarımızda seçkin bir yere sahip. İlerlemiş yaşına rağmen eli kalem tutan okur-yazar taifesinden bir büyüğümüz. “Bunca sene yaşadım, bu kadar çok şey gördüm, hala gece gündüz okuyorum. Yaşadıkça, gördükçe, okudukça her gün bilmediğim şeylerin ne kadar da fazla olduğunu anlıyorum. Bu insanoğlunun bilgisinin ne derece kısıtlı olduğunu gösteriyor. Bu dünyadan hiçbir şey öğrenemeden gideceğim. “ diye dert yanıyordu. Aşağıdaki satırlar her ne kadar benim kalemimden ve benim yorumumdan çıksa da fikir ve ifadeler bu dostumuza aittir.

 

Okumak ve öğrenmek, hele her gün bilmediğini öğrenmek bahsinde böyle bir olgunluğa varan ve o olgunluk içinde böyle konuşan insanlar ne yazık ki,  çok azalmış bulunuyor. Şimdi etrafımız daha çok bilmediğini bilmeyen insanlarla dolu. Hem bilmediğini bilmeyen hem de yalan yanlış bildikleri pek az şeyi bir maharetmiş zanneden, başkalarını bunlardan habersiz sanan, kendilerini herkesten daha zeki, daha kurnaz, ne söylerlerse söylesinler karşılarındakilerin bunları löp diye yuttuğuna inanan, yanlışlarına noksanlıklarına kimsenin dikkat etmediğine inanan bir takım insanlar dikkat edilirse etrafımızda sürekli artmaktadır.

 

İnsanlık adına olsun, toplum adına olsun bu cidden üzüntü veren bir durumdur. Demek ki, genel kültür seviyemiz çok düşmüş, Yalan yanlış bir şeyler öğrenen kendisini bir şeyler biliyor zannediyor. Çıkıyor ortaya ve başlıyor savurmaya. Politika olsun, din mevzuları olsun, idarecilik olsun mangalda kül bırakmadan konuşuyorlar. Konuştukları ya da ilgi duydukları konularda az şeyler bildiklerini en azından kendilerine itiraf ederek tekâmül yoluna gidecekleri yerde her fırsatta esip gürlemekten geri kalmıyorlar. Bu da gösterir ki, bu insanlar zekâ ve anlayış sahasında da etraflarını kendilerinden düşük görmektedirler.

 

Nereden okuduğumu şimdi hatırlayamayacağım, ama doğruluğuna inandığım için aklımdan çıkmayan bir söz var, “ Karşısındakini en az kendisi kadar zeki ve anlayışlı saymayan adam ömrü boyunca aldanmaya mahkûm olur.” Karşısındakileri kendisi kadar akıllı, zeki, anlayışlı saymayan adam aklının, zekâsının, anlayışının kıtlığından bunu yapar da onun için. El elden üstündür dedikleri gibi akıl ve zekâ da daima daha üstün bir akıl ve zekâ ile karşılaşacaktır. Herkesi anlayışsız, az bilgili zannetmek kendi yetersizliklerinden kaynaklandığı için sürekli kendilerini üstün görecekler ve hep yanılacaklardır.

 

Üzücü olan bu tiplerin toplum içinde günden güne çoğalmalarıdır. Bu da toplum seviyesinin düşüklüğünü haber verir. Bunların ortaya dökülmeleri ve kendilerine dinleyici bulabilmeleri daha da fenadır. Bir söz, “ Her aptal kendisine hayran olacak başka aptallar bulabilir.” der. Böylelikle bilmediklerini bilmeyenler, kendileri aldanmakla kalmazlar başkalarını da cehalet bataklıklarına sürüklerler.

 

Ne yapalım ki, bu bir toplumsal hastalıktır,  eğitim kurumlarımızın, halk eğitiminin, basın yayın organlarının elden geçirilmesinin ve kütüphanelerin yaygınlaştırılmasının zorunluluğunu bize bu tipler haber veriyor. Orta öğrenimden, yani liseden mezun olan gençlerimiz her şeyi bildiklerine değil artık hayatı öğrenmeye elverişli hale geldiklerine kendilerini inandırmalıdır. Bilmediklerinin farkında oldukları gün toplumumuz medeniyet seviyesine erişmiş olacaktır.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

www.bilalatis.blogcu.com

16/7/2009

Ümmet

          İslam ümmeti, ilim, ahlak, hikmet, sağlıklı ilişki ve adaletli toplumdan yararlanan insanlar topluluğudur ve tüm bu özellikler insanın, yüce Allah’ın mukadder buyurduğu konuma yükselmesini sağlar. Böylece İslam ümmeti insanları erdemliğe ulaştıran bir toplumdur. Kuşkusuz İslam ümmetinin temel dayanağı yüce İslam dininin değer ve öğretileridir ve bu yüzden bu ilkelerden uzaklaştığı an zayıf konuma düşer.

 

         İslam ümmeti ne zaman ahlak, ilim, sosyal ilişkiler, manevi iktidar, izzet, vahdet ve en önemlisi adaleti göz ardı ettiyse gelişmesi durmuş ve gerilemiştir, öyle ki, saldırgan ve sultacı güçler onlara musallat olmuştur. Buna karşın İslam ümmeti bir süre gaflet ve bilinçsizliğin ardından çağımızda yeniden uyanmış ve İslamî izzet zirvesine ulaşmak için yeni bir hareket başlatmıştır. Bu hareketin zirvesi de İran’da İslam cumhuriyetinin kurulmasıyla sonuçlanan İslam inkılâbıdır. Şimdi bu hareket dünya Müslümanları için örnek olmuş ve özellikle İslam ümmetinin izzeti için çalışanları umutlandırmıştır. İşte bu yüzden İslam düşmanları tüm çabalarını bu hareketin uyandırıcı etkisini söndürmeye yönlendirmiş bulunuyor.

 

     Demokrasi ve insan hakları bahanesiyle düşmanın İslam ümmetine karşı yürüttüğü savaşa dikkat edersek, bu savaşın perde arkasında şu gerçekler göze çarpar; İşin gerçek yüzü İslam dinini yok etmektir. İşin gerçek yüzü direnişi yok etmek ve böylece bölgede yeni dünya zorbalarına karşı koyabilecek hiç bir engelin var olmadığından emin olmaktır. Bu noktada yeni dünya  zorbalığının İslamla olan düşmanlığının amacı sadece Müslümanların milli zenginliklerini yağmalamak değil, ayni zamanda medeniyetler çatışması tezini körüklemektir

 

     Kuskusuz günümüz çağında İslam ümmetinin en büyük düşmanı Amerika’dır. Rahmetli İmam Humeyni bu devleti “Büyük Şeytan” olarak adlandırmıştır. Çünkü Vaşington yönetimi sürekli komplolarıyla çeşitli ülkelerin ve özellikle İslam ülkelerinin haklarını çiğnemeye çalışmaktadır. Beyaz Saray’ın bu bağlamdaki son bahanesi terörle mücadeledir. Bugün Amerikalılar terörle mücadele bahanesiyle diğer ülkelere saldırıyor ve böylece milletlere zulmediyor. Amerika, savunmasız insanları bombalıyor, kadın, çocuk, yaşlı demeden masum insanları katlediyor…. Amerika’nın Irak’taki uygulamalarını su şekilde sorgularsak:Terör, birilerinin amaca ulaşmak için illegal yollara başvurmasıdır. Simdi acaba Amerika’nın Irak’ta yaptıkları bundan farklı midir? Amerikalı işgalci askerlerin Irak’taki varlıkları kendi başına zulüm ve tecavüzdür.

 

      Filistin meselesi Amerika’nın desteği ile Siyonist İsrail rejiminin İslam ümmetine yönelik islediği cinayetlerin bir örneğidir. 60 yılı aşkındır Siyonistler baskı ve illegal zorbalıklarıyla Filistin halkını mağdur etmektedir. Bunun adı terörden başka ne olabilir? Gerçek teröristler bugün yalan ve nifakla terörle mücadele bayrağını taşıyor ve bu bahane ile İslam topraklarını işgal ediyor. Amerika bir tek güce karşı hiç bir şey yapamaz, o da milletlerin iradesidir. Milletlerin iradesine güvenmek, onları çıkarları konusunda bilinçlendirmek ve yanlış kuruntulardan kurtarmak ve yine hakikati anlatmak; milletleri  yeni dünya zorbalığına karşı mücadelede bilinçlendirmek toplum önderlerinin en birinci sorumluluğu olmalıdır.

 

     Amerika ve bölgedeki işbirlikçi zulmün şerrini defetmek ve komplolarını etkisiz hale getirmenin tek yolunun direniş olduğu vurgulanmaktadır. Bu yolda her türlü uzlaşı ve hoşgörünün yararsız olacağı aşikârdır. Bugün Filistin ve Irak direnişi bize, Amerika’nın Irak’ta tam bir bataklığa saplandığını, Siyonistlerin de iman ve iradeden başka hiç bir silahı bulunmayan Filistin halkı karsısında diz çöktüğünü gösteriyor.  milletlerin iradeleri, vahdet ve gönül birlikteliği ile beraber olması gerektiğini böylece zorbalığa karşı daha etkin mücadele verilebileceği açıktır. Günümüzde İslam dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu konu, vahdet ve gönül birliğidir. Tabii bu vahdet sadece siyasi ve askeri alanda değil, iktisadi alanlarda da olmalı ve böylece İslam dünyası güçlü bir konum kazanmalı. İslam dünyası düzenli planlama ve karşılıklı işbirliği ile güçlü ve muktedir bir İslami blok oluşturabilir. Asrımızda İslam ümmetinin muzaffer olmasının yolu akla gelen her sahada birlik ve işbirliğinden geçmektedir. Bir vücudun azaları gibi hareket ettiğimiz taktirde asla mağlup olamayacağız.

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

27/6/2009

Yanlış Anlaşılan Doğrular

Yanlış Anlaşılan Doğrular

Bir takım meseleler zaman içerisinde, bazen kasıtlı olarak insanların nazarında gerçek hüviyetlerinden uzaklaştırıldı. Ayet olsun, hadis olsun ya da kelamı kibar denilen Allah dostlarının sözleri olsun. Ya kıyısından bucağından kesildi ve topluma verilmek istenen mesajlara uygun hale getirildi ya da zaman içerisinde değişik kültür ve anlayışların etkisiyle manada tahribat hasıl oldu.

 

     "Dinimizin ilk emri oku' dur"

 

Evet, Kur'an-ı Kerim'de nazil olan ilk ayet Alak suresinin birinci ayetidir. Ve " OKU " emriyle başlar. Lakin Ayet-i Kerimenin tamamı şöyledir. " Seni yaratan Rabbinin adıyla oku " Dikkat edilirse kayıtsız şartsız bir okumadan bahsedilmez. Okumamız emredilmiş ve okuyacağız, ama bizi yaratan Allah’ın (cc) ismiyle okuyacağız. Okumaya başlarken Allah'ın adıyla başlayacağız, Allah dan gayrı niyetlere, sebeplerle okumayacağız. Okuyacaklarımız meşru şeyler olacaktır.

 

Allah'a (cc) Peygamberine (s.a.v.), dinimize ve imanımıza hakaret ihtiva edenleri, bir takım " izm " leri öne sürenleri, fen ve tekniği ilah yerine koyanları okuyacak olursak ebedi saadete değil, ebedi hüsrana vasıl oluruz. Namazlarımızı kaçırarak, tesettürü terk ederek, hülasa kulluğu bir kenara iterek okuma emri İslamda yoktur.

 

     " Dünya da mekan, ahirette iman "

 

Çok yanlış bir sözdür. Dünya da ev,mal, mülk lazımdır. İman ise dünyadan ziyada ahirette gerekir gibi bir manaya gelebilir. Ama tersi doğrudur. İman bize bu dünyada gerek. Dünyada iman kulu ahirette ahiret mülklerine kavuşturur. Bu kelam, " dünya da iman, ahirette mekan " şeklinde yaygınlaştırılmalıdır.

 

     " Çalışmak ibadettir "

 

Her çalışmak ibadet olamaz. Farz ibadetleri aksatan bir iş, insanı saadete kavuşturmaz. Haram işlerden hayatını kazananlar, çalışırken kulluğu ihmal edenler nasıl ibadet etmiş olabilirler ? Ancak Allah'ın tayin ettiği yolda, Peygamber efendimizin çizdiği çerçevede çalışmak ibadettir.

 

       " Dinimiz hoşgörü dinidir "

 

Dinimiz, nefsimize karşı işlenen suçlarda bizi serbest bırakır. Hakkımızı alabileceğimiz gibi, hoşgörülü davranıp davacı olmayabiliriz de. Bu hususta hoşgörü emredilmemiş, sadece tavsiye edilmiştir. Ancak Allah'a Peygambere, din ve imana karşı işlenen suçları ve suçluları hoş görmeye kimsenin hakkı yoktur. Bunlara karşı dinimizin tavrı Maide suresi 33. ayette belirtilir. " Allah ve Resulüne savaş açanların, yeryüzünü ifsat etmek için koşuşanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları, yahut sağ elleri ile sol ayakları kesilmesi yahut ta bulundukları yerden sürülmelerinden başka şey olamaz... "

 

       " Dinde zorlama yoktur "

 

Bir diğer tehlikede bu ayetin yorumunda yer alır. Bakara suresinin 256. ayetidir. Lakin tefsirlere bakınca buradaki zorlamanın bir gayri müslimi İslamı kabule zorlamak hususunda olduğu görülür. Buradan hareketle müslümanım diyen herkes tüm Kur'an buyruklarıyla sorumludur. Kimse aklına göre din buyruklarına muhalefet edemez. İslam kendi müminlerini belirli uygulamalar için zorlar. Kimse zorla bir müesseseye alınmaz. Kişi bir müesseseyle iş akdi yaptıktan sonrada bu kurumun tüm kurallarına uymak zorundadır. Uymayanı uydururlar yada kapının önüne koyarlarsa, din için de durum farklı değildir.

 

" Allah ve Resulü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek ve kadın müminin o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur ( Ahzab ayet.36)

 

Özetlersek kurtuluşumuz dini emir ve yasakları, ayet ve hadisleri kendi hava ve hevesimize göre yorumlamakta değildir. Ebedi saadet ancak Allah ve Resulüne tam teslimiyet ile mümkündür.

 

Selametle....

 

Bilal Atış

b.atis73@gmail.com

21/6/2009

Niçin Okumayan Bir Toplumuz

Niçin Okumayan Bir Toplumuz

Bu ve benzeri sualler günlük yaşamın akışı içinde sıkılıkla karşılaştığımız suallerdir. Zaman zaman gazete sütunlarında bir yazarın değindiği ve kendince sebepler sıraladığı, zaman zaman televizyon programlarında tartışılan bu mevzu hakkında kesin bir cevap vermek zor olmaktadır. Herkes kendi gözlem ve tecrübelerine dayanarak birkaç sebep sıralamakta, insanımızın okuma alışkanlığını, kitapların satışlarının düşük olmasını, bunlara dayandırmaktadır.

 

Toplumun geniş bir kısmında da kabul gören belli başlı maddeler üzerinde durulmakta, bir kişiye bu konu hakkında soru sorulduğunda veya görüş belirtmesi istendiğinde ekseriyetle bu maddeler sıralanmaktadır.

 

Niçin okumayan bir toplumuz? İşte artık kalıplaşmış cevaplar.

- Kitap fiyatları çok pahalı, istememize rağmen alıp okuyamıyoruz.

- Bütün gün çalışıyorum, okumaya vaktim olmuyor.

- Çevremde böyle bir alışkanlık görmedim, alışkan olmadığım için okuyamıyorum.

 

Yukarıda verilen cevaplar bu konu üzerinde tamamen de yabana atılır cinsten değildir. Bunlar birer etkendir, birer bahane niteliğindedir. Şimdi bu bahane ve sebepleri tek tek ele alarak asıl sebeplere ulaşmaya çalışalım. Belki bu yazının sonunda benim vardığım sebep de başkaları tarafından küçümsenecek, bir bahane olarak görülecektir. Onların görüşlerini de öğrenmek isterim.

 

1- En ziyade tesadüf edilen cevap: Kitap fiyatlarının pahalı olduğu alıp okumanın bütçeleri etkilediği.

  Doğrudur. Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik müşkülat ve her an ardı arkası kesilmeyen masraflar ile beraber devam eden bir hayat özellikle dar gelirli kişileri menfi yönde etkilemekte, zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılamakta müşkülat çeken insanların ihtiyaçları arasında kitap son sırada dahi yer almamaktadır.

 

Fakat bu kitap okumamaya sebebiyet teşkil etmez. İnsanda ki maddi zorluklar hasebiyle kitap ve benzeri nesneleri alamamaları ve bilgiden yoksun kalıp toplumun çağın gerisinde kalmasını önleyebilmek, kitabı her sınıftan insanın önüne sunmak için halk kütüphaneleri oluşturulmuş ve bu müessesler bünyesinde ödünç kitap verme hizmeti geliştirilmiştir. Halk kütüphanelerinde ve değişik statüdeki kütüphanelerde isteyen herkese on beş gün ile bir ay arası değişen müddetle ödünç kitaplar verilmektedir. Bütçeden masraf yapmadan da en yakın ilçe halk kütüphanesi veya diğer bir kütüphaneden istifade etmek herkesin elindedir. Kitap fiyatlarının yüksek olması okumamak için sebep teşkil etmez.

 

2- Kitap okumak için vakit bulunamaması

   Günlük hayatın mücadelesi içerisinde insanımız yaşamını devam ettirmek için sürekli bir çalışma temposu içindedir. Fakat insan ne kadar çok çalışırsa çalışsın günün yirmi dört saatini, hadi bunun sekiz saatini de uyku olarak çıkartırsak on altı saatini de çalışarak geçiremeyeceği için geri kalan vaktinde kitap okumaya ayıracak vakit bulabileceği kanaatindeyim.

 

Şahsi izlenimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, sadece dar gelirli olup yorucu bir çalışma temposu ile hayatını geçiren insanlarımız değil toplumumuzun her kesiminden insanlar kitap okumamakta kitaptan uzak bir yaşam sürmektedirler. Lise ve yüksek öğretimdeki öğrenci kitlesi içinde dahi ders kitapları haricinde okuyan, hayatında kitaba yer ayıranların sayısı azınlıkta kalmaktadır.

 

İnsanlarımız vakitlerinin ekseriyetlerini televizyon karşısında geçirmekte ve bu alışkanlık okumanın yanında aile içi ilişkileri de zayıflatmaktadır. Televizyondan alınan hazır bilgi insanları tembelliğe itmekte, televizyon karşısında geçirilen saatlerin de çoğunluğu bilgiye dayalı yayınların dışında eğlence yayınları olmaktadır. Bu da insanlarımızı sürekli olarak bilgiden ve gelişmeden uzak kılmaktadır.

 

Kitap okumanın dışında her şeye vakit bulunabildiğine göre isteyen insan kitap okumaya da vakit bulabilecektir.

 

3- Alışkanlık kazanılması.

    İnsan çocukluğundan itibaren yetiştiği çevre içerisinde ne görür ise bunu uygulamaya çalışır ve kendini bunların etkisi ile yetiştirir. Başlangıçta aile ve sonradan okul çevresinde çocuğa telkin edilenler onu etkilemektedir. Kitap okumayan bir aile ortamında ve ders kitabının sıkıcı baskısından kurtulamadığı  bir eğitim sisteminde yetişen çocuktan, yetişkin bir insan olduğu zaman da kitap okuması beklenemez.

 

Sürekli televizyon seyredilen bir aile ortamında, kitap okumayan ana-baba arasında yetişen bu çocuktan kitap okumasını beklemek manasızdır. Ancak kitap okuyan bir ana-baba görünce çocuk da bu alışkanlığı kazanacaktır. Aile ortamından çıkıp okul hayatına giren çocuğa sürekli hazır bilgi verilip ders kitaplarının dışına çıkma gereksinimi oluşturulmazsa, kütüphaneleri kullanarak başka kitaplarla tanışmasına imkan sağlanmazsa, bu çocuk ders kitaplarından bıkmaya, ders kitabına bir an evvel işi bitip atacağı bir nesne olarak bakmaya başlayacaktır.

 

Yetiştiği çevrede kitap olmayan insanda hayatında kitaba yer bulamaz kitabın ve okumanın zaruretini, onun hazzını tatmadığı için bilemez.

 

Yukarıda ki satırlarda kişilere alışkanlık kazandırılmamasının okumaması için makul bir sebep olarak vurgulandığı anlaşılacaktır. Fakat toplumumuzun, aile ve eğitim yapımızın yeni yetişen nesillere bu alışkanlığı verememesinin sebebi nedir? İşte bu gerçeğin altında yatan sebep benim vurgulamak istediğim, bu yazının hedefini teşkil edecek olan sebeptir.

 

Türk toplumunu şekillendirmek için oluşturulan sistem her geçen gün insanlarımızı daha çok birbirlerinden koparmakta, insanlarımızı manevi burhanlara sürüklemektedir. Sürekli maddi kıymetlerin peşinde koşma gayreti zamanla toplumsal yapımızda manevi değerleri zedelenmekte, maddi değerlerin önem kazandığı bir toplum teşekkül etmektedir.

 

Bir çok sıkıntılarımızın temelinde olduğu gibi insanlarımızın okumamasına da, kitabın hayatımızdan uzaklaşmasına da, özünde Türk insanına uymayan fakat zorla adapte ettirilmeye çalışılan sistemin bozukluğunun olduğuna kaniyim.

 

Eskiden her evin vazgeçilmez bir parçasını kitap oluşturmaktaydı. Türk milletini millet yapan, ona haiz olduğu değerleri veren Kur'an-ı Kerim her evin temel taşıydı. Yeni nesiller ebeveynlerini, aile büyüklerini, çevrenin saygın isimlerini Kur'an'ın  başında görür ve kendileri de onu okuyabilmek için gayret ederlerdi. Kur'an okuyan insan onun manasını anlayıp mucibince amel edebilmek için diğer eserlere yönelir ve bir okuma ameliyesi toplumun her ferdinin hayatının bir parçasını teşkil ederdi.

 

Cumhuriyet öncesi Türk toplumunun yaşam biçimini şekillendiren İslam dini ilme büyük önem verir ve ilmi teşvik ederdi. İslamiyet alimleri şehitlerle bir tutmuş, alimin mürekkebiyle şehidin kanını aynı kefeye koymuştur. İnsanlarda bu derecelere erebilmek için kitaplara ve okumaya önem vermişlerdir. Burada o devirleri methetmek istemiyorum, zaten yazının amacı da bu değildir.

 

Cumhuriyetle birlikte İslam dışı bir hayat tarzının dayatıldığı toplumumuzda İslamın getirdiği bütün değerlerden uzaklaşmaya ve unutturulmaya başlanmış ve her geçen nesilde daha uzak bir yaşam hasıl olmuştur. Bunun neticesi olarak manevi değerlerden yoksun bir toplum ve okumanın, bilimin önemini kavrayamayan insanlar olarak Türk toplumu şekillendirilmiştir.


Bilal Atış

b.atis73@gmail.com